Seksenlerde Çocukluk ve Ankara…

Bu yazımda benim kuşağımın çocukluğunun geçtiği yılları ve o yıllardaki Ankara’yı, o zamanın çocuğunun gözünden anlatmaya çalışacağım. Bu yazının, benim kuşağımdakilerin ve bir hatta birkaç kuşak büyüklerin tebessümle; bizden küçük kuşakların ise merakla okuyacağı bir yazı olacağını tahmin ediyorum.

Yazıda yerlerin, mekânların ve sözü geçen bir çok olgunun isimlerini yanlış hatırlıyor olabilirim; ancak yazının başında da bahsettiğim gibi bu yazının ana amacı o zamanlara ilişkin bilgi vermek değil, o zamanları yaşamış olanların yüzünde günlük hayattan, işten güçten yorulduğu anda küçük bir tebessüm oluşturmaktır…

Doksanlı yılların sonundaki Ankara’da yaşayan gençlerin eğlencelerini konu alarak yazdığım “Doksanların Sonu İki binlerin Başında Ankara Mekânları” isimli yazıma dünyanın dört bir yanından aldığım yorumlardan dolayı bu yazımın da sizlerin beğenisini kazanacağını ümit ediyorum.

Seksenli yıllar bana göre bir insanın çocukluğunu geçirebileceği en güzel yıllardı. Böyle düşünmemin nedeni belki de benim çocukluğumun geçmesindendir; ama gerçekten böyle düşünüyorum. Seksenlerde, günümüz çocuklarının sahip oldukları tabletler, internet ve sınırsız bilgisayar oyunları yoktu; ancak bu zamana göre çok basit de olsa bilgisayar ve bilgisayar oyunları gayet keyifliydi. Ayrıca günümüzde özellikle büyükşehirlerde yaşayan çocukların çok fazla bilmediği sokak kültürü de o zamanki çocukların günlük hayatlarının çok önemli bir parçasıydı. Maçlar evde internette değil, sokakta plastik toplarla yapılırdı. Belki de günümüz ile geçmişin çok güzel bir senteziydi çocuklar için seksenli yıllar…

Çok kısa bir giriş yaptıktan sonra yavaş yavaş dönelim seksenlere…

Seksenli yılları hatırlamak için hafızamızı biraz yoklayalım…

Öncelikle çocuklar için keyifli yiyecekler daha doğrusu bu yiyeceklerden benim aklımda kalanlar konusunda bir şeyler yazmak istiyorum. Tombi cipsler vardı seksenlerin ortalarında… Hatırlarsanız kırmızı paketli olanlar peynirli, yeşil paketli olanlar ise fıstıklıydı. Çok severdim Tombi’yi ama çok da yememek lazımdı tabii. Çoğu zaman bu kuralı unutur hemen paketleri bitirirdik… Coca Cola’nın cam, litrelik şişelerini hatırlar mısınız? Herhalde bir buçuk litreydi, yanlış hatırlamıyorsam da depozitoluydu. Cam Pepsi şişeleri de vardı. Onlar da çok lezzetliydi. Bir de Elvan gazozları vardı. Hem portakallı hem de sade gazozlardı. Onları da çok severdim. Cam şişedeki Tamek Meyve Suları da hemen aklıma geliyor o günlerdeki içecekleri düşününce.

Atatürk Orman Çiftliği’nin cam şişedeki günlük sütleri ve benim için daha da önemlisi küçük karton kaplardaki dondurmasını da unutabileceğimi zannetmiyorum. Pınar’ın da kutuda hem sade hem de çilekli sütleri vardı. Özellikle çilekli sütleri çok severdim. Herhalde seksenlerin ortalarından sonra da Panda dondurmaları piyasaya çıkmıştı. Panda dondurmalara da bayılırdım. Dondurulmuş meyve suyu tadındaki Mey-Buz ve diğer bir dondurma Frigo da yaz aylarının vazgeçilmeziydi.

Tadelle o günlerde çok popülerdi. Bir de Hobby vardı. Mor ambalajlı… O iki çikolatayı da çok severdim. Çikolata denilince tüpteki çoko-kremi unutmamak lazım. O zamanlarda da tablet sütlü çikolatalar çok popülerdi. O günler aklıma geldiğinde beyaz çikolataları hiç hatırlayamıyorum. Ya o zamanlar piyasaya çıkmamışlardı ya da benim çevremde popüler değillerdi.

Dido, Ülker Çikolatalı Gofret ve Çokonat da çok lezzetli çikolatalı gofretlerdi. Gofretlerden bahsedip dokuz kat tadı atlamamak gerekir diye düşünüyorum. Seksenlerin ortalarında Rulo-Kat da piyasaya çıkmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam, seksenlerin ortalarında Haylayf ve Çizi bisküvileri de piyasaya çıkmıştı. Herhalde aynı dönemlerde piyasaya çıktılar yada bizim kantin aynı anda getirmeye başlamıştı… Bilemiyorum; ama özellikle Haylayfa bayılırdım. Bisküvilerden söz edince kaymaklı bisküviler ve petibörü de unutmayalım. Çoko prens de o yıllardaki favorilerimdendi. Eti Cin ise her zaman popülerliğini korurdu. Yanılmıyorsam seksenlerin sonlarında Eti Negro piyasaya çıkmıştı ki bence bir devrim niteliğindeydi. Kakaolu iki bisküvinin arasındaki kremanın tadı bir başka lezzetliydi.

Şekerlerden aklımda kalanlar ise rengarenk ve çok lezzetli olan Lolipop’lar ve hatırladığım kadarı ile seksenlerin ortalarında piyasaya çıkan Jelibon hemen ilk sıralardaki yerlerini alıyor. Bu arada Çokomel, ve Eti Puf’u da unutmamak lazım tabiî ki… Krakerler de çok sevdiğim lezzetlerdendi o dönemlerde… Çubuk kraker, balık kraker ve o baharatlı lezzetiyle pizza kraker…

Bir de adını hatırlayamadığım ama yemeye bayıldığım karamel bar vardı. Onun da tadı halen damağımdadır.

Biraz yiyecek yazdıktan sonra biraz da günlük yaşamımızı düşününce ilk olarak pazar günleri aklıma geliyor. Seksenlerin ortalarında otomatik çamaşır makineleri daha evlerimizdeki yerini almamıştı. Merdaneli makinelerde uzun süren ritüeller şeklinde çamaşır yıkanır, pazar günleri genellikle çamaşır ve banyoya ayrılırdı… O pazar günlerini benim kuşağımın hemen hatırlayacağını tahmin ediyorum. Bu günlerin açıkçası pek de sevdiğimi söyleyemem… Bu ritüeller gibi Eylül ayında okullar başlamadan önce defterlerin kaplanma ritüelleri de benim için çok da keyifli olmayan anılardı… Yazının başında benim için keyifsiz anlara girdim galiba… O zaman o pazar günlerini unutup, konuyu hemen değiştiriyorum.

O yıllardaki arabaları düşününce Mercedes aklıma geliyor. Büyük kasalı Mercedes’ler… Mercedes, o zaman da şimdi olduğu gibi bir statü sembolüydü. Diğer arabaları düşününce… Seksenlerin başlarındaki Murat 124, Renault 12, Anadol SL efsanesi seksenlerin ortalarında ve sonlarında Renault 9, Murat 131, Şahin, Doğan ve Kartal ile bitmeye başlamıştı. Ford’un da özellikle Granada ve Taunus’la bu yarışın içinde olduğunu arabalarla o dönemde ilgilenenler hemen hatırlayacaklardır. Yanlış hatırlamıyorsam Renault’nun efsane modeli Renault 21 de seksenlerin sonunda piyasaya çıkmıştı…

Yazının başında televizyon ve bilgisayar oyunları demiştim… Peki hangi bilgisayarlarda oynanırdı bu oyunlar? Bunun cevabını o dönemi yaşamış olanlar hemen verdiklerine eminim… Tabii ki bir efsane olan Commodore 64… Televizyona bağlanan bilgisayar oyunlarının ardından çıkan Commodore 64’ün ilk olarak açık, koyu kahverengi kombinasyonu olan elips modeli, birkaç yıl sonra da krem rengi olan daha geniş modeli piyasaya çıkmıştı. Commodore 64’ün klavyesinde “Load” yazıp “Return” tuşuna basınca ekranda çıkan “Press Play On Tape” yazısı herhalde birçoğumuzun halen aklındadır… Ailenin televizyonuna takılan Commodore 64’le adaptörü ısınana kadar oynanır, adaptör iyice ısınınca da televizyon tekrar aileye bırakılırdı… Commodore 64 deyince en önemli anılardan bir tanesi herhalde kafa ayarıdır… Birçoğumuzun tornavida ile ilk tanışması oyunları oynamak için oyunun yüklendiği kaseti teybe taktığımızda yaptığımız kafa ayarıdır… Doldurttuğumuz oyun kasetlerin hepsi için yaptığımız bu işlem oyuna başlamak için heyecanımız son seviyesindeyken sanki bitmeyecekmiş gibi gelirdi…

Commodore 64’ü bu kadar anlattıktan sonra gelelim en önemli kısma… Oyunlara… Öncelikle hatırlar mısınız; iki tür Commodore 64 oyunu vardı… Kartuşlar ve kasetler… Kartuşlar daha pahalı olduğu için genellikle Kaset oyunları tercih edilirdi. Kartuşu takar takmaz oyuna başlayabilirdiniz ancak kasetin yüklenmesi için sayacın gerekli numaraya kadar gelmesini beklemeniz gerekirdi. Bence Commodore 64’ün en önemli oyunu Emily Hughes Soccer’dı. Futbol oyunların bildiğim ilkinin benim için tartışılmaz bir önemi vardı. Bununla beraber Microprose Soccer da önemli bir yere sahipti. Aklımda kalan diğer oyunlar ise; Barbarian, Rambo, River Raid, Pit Stop2 ve Pacmandi.

Bu arada gamewatchları da unutmamak lazım. Commodore 64’ün keyfinin yaşandığı yıllarda, okula giderken, dışarı çıkarken kısacası ev dışında olduğumuz her an yanımızda taşımak istediğimiz o süper keyifli gamewatchlar…

Bu kadar bilgisayar oyunundan sonra diğer önemli bir eğlence aracı olan televizyonlar aklıma geldi. Seksenlerin başında Philips televizyonları hatırlıyorum. Siyah beyaz olanları… Çevresi ahşap görünümlü 56 ekran Philips televizyonları… Seksenlerin ortalarına geldiğimizde ise renkli televizyonlar ortaya çıkmıştı. O yıllarda renkli yayınlara yavaş yavaş geçiş hazırlıkları yapılıyordu. Hatta TRT logosunun çevresinde elips ortaya çıktığında bu yayının renkli olduğu anlamına geliyordu. Daha çok küçükken hatta dayımın beni futbolu seveyim diye götürdüğü Ankaragücü maçına niçin Trabzonspor bayrağımızı götürmediğimizi anlayamadığım zamanlarda televizyonlarda gösterilen maçların devre arasındaki görüntülerden bir kısmı renkli olduğu için anlamadan da olsa maçların hepsini izlediğimi hatırlıyorum. O yıllarda Siemens, Blaupunkt gibi televizyon markaları da yaygınlaşmaya başlamıştı. O yıllarda şimdilerde olduğu gibi otomatik aramalar olmadığından; televizyonlardaki küçük aparatlar sayesinde ayarlarını yapar en net görüntüyü izlemeye çalışırdık…

Peki aklımda hangi televizyon programları kaldı o günlerden…

Cumartesi sabahları çocuklar için “Cumartesiden Cumartesiye” isimli program vardı. Bu programda çizgi filmler, jimnastik gösterileri ve origami vardı… Her cumartesi sabah erkenden kalkıp programın başlamasını bekleyen benim gibi birçok arkadaşımla cumartesi öğleden sonraları programda öğretilen origamileri yapmaya çalışırdık. Programa daha sonraki yıllarda benim ve birçok arkadaşımın hiç hoşlanmadığı Clementine isimli çizgi film dahil olmuştu. Hiç sevmediğim o çizgi filmin melodisinin halen aklımda olması da enteresan bir paradokstur… Yanlış hatırlamıyorsam Cuma akşamlarının ise benim için en önemli programı bence “Vikingler”di… Komutan Hagar’ın oğlu Viki her sorunun üstesinden “Tamam şimdi buldum!” diyerek parmak şıklatıp gelirdi. Seksenlerin ortalarına doğru yine haftasonu sabah kuşağında “Voltran” başlamıştı. Hemen hemen hiçbir rakibini beş ayrı aslan robotla yenemeyen ekip, birleşip Voltran’ı oluşturunca rakip tanımazdı. Belki de bize sinerjinin önemi o yıllarda verilmeye başlanmıştı. Voltran’la hemen hemen aynı yıllarda bir büyük efsane de yayına başlamıştı. “He-Man”!!! Prens Adam kılıcını havaya kaldırıp “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık!” dediğinde Kahraman He-Man’a dönüşür ve kötüler kötüsü İskeletor ile savaşmaya başlardı. Birçok arkadaşımda da He-Man’in birçok oyuncağı vardı. Daha sonraki yıllarda He-Man’in kızkardeşi “She-Ra” yayınlanmaya başlasa da “He-Man” kadar etkili olamadı. “Şirinler”, seksenlerdeki oldukça keyifli bir çizgi filmdi. Şirin Baba, Şirine ve diğer şirinler, kötü Gargamel ve onun kedisi Azman’a karşı her defasında zafer kazanırlardı. Seksenlerin çizgi filmlerini anlatırken “Tom ve Jerry” klasiğinden bahsetmeden olmaz tabiî ki. Minik fare Jerry ve evin kedisi Tom’un maceraları da bizleri ekrana kilitleyen önemli çizgi filmlerdendi.

Diğer aklımda kalan keyifli çizgi filmleri düşündüğümde; “Nils ve Uçan Kaz”, “Sevimli Hayalet Casper”, “Donald Duck”, “Varyemez Amca”, “Richie Rich”, “Denver The Last Dinasour”, “Walt Disney” çizgi filmleri benim için çok eğlenceliydi.

Evliya Çelebi ve onun atı olan Küheylan’ın gezilerini konu alan çizgi diziler de aklımıza yer etmişti.

Seksenlerde yayınlanan dizilere geldiğimizde ise; “Charles İş Başında” bence listenin başlarında kendine yer bulur. Çocuk bakıcısı Charles’ın başından geçen günlük olayların anlatılığı dizi o dönemin en çok izlenenlerindendi. “Kuzen Larry” figürü ise unutulmaz başka bir figür olarak karşımıza çıkardı. Diğer çok önemli bir dizi ise “Cosby Ailesi” idi. Bu keyifli ailenin de günlük hayatını izlemeye bayılırdık.

Benim için keyifli bir dizi ise seksenlerin ortalarında haftaiçi sabah kuşağında yayınlanan Webster’dı. Sabah kuşağında yayınlandığı için çok sık seyretme şansını bulamadığın Webster’ı hastalanıp okula gidemediğim günlerde izlemeye bayılırdım. Seksenlerin sonlarında ise akşamüstü “Susam Sokağı” yayınlanmaya başlanmıştı. Minik Kuş, Eddie ile Büdü, Kurabiye Canavarı özellikle seksenlerin başında doğanlar için oldukça keyifliydi.

Bir de bizden büyük ablaların ve ağabeylerin takip ettikleri bizim de izleyip yaşıtlarımıza hava atmaya çalıştığımız diziler vardı. Bir dedektiflik bürosunun konu edildiği Cybill Shepherd ve Bruce Willis’in başrollerini paylaştığı “Moon Lighting” (Mavi Ay), Cumartesi gece yarısı yayınlanan ve kanları yeşil olan uzaylıları anlatan Visitors (Ziyaretçiler), Don Johnson’ın oynadığı “Miami Vice” bu dizilere en güzel örneklerdi. “Dempsey and Makepeace” de keyifli bir polisiye diziydi. Açıkçası aklımda yalnızca birkaç sahnesi kalan “Uzay Yolu”, “Flamingo Yolu”, “Dallas” ve “Şahin Tepesi” de seksenlerin başlarındaki popüler dizilerdi. Ama beni en çok etkileyen robot araba Kit’den başkası olamazdı… Michael Knight’ın (David Hasseloff) kullandığı konuşabilen ve birçok sorunu kendiliğinden çözen siyah TransAm’ın maceralarının anlatılığı Kara Şimşek için dışarıdaki maç bırakılır koşarak eve gelinirdi.

Akşamları yayınlanan ve dört kadının günlük hayatının anlatıldığı “Altın Kızlar” (Golden Girls) da o dönemin önemli ve keyifli dizilerindendi.

Seksenler denilince akla gelen en önemli yerli dizilerden bir tanesi de hiç kuşkusuz “Perihan Abla”’dır. O dönemde, çok sevdiğim ilkokul öğretmenimin verdiği yatış saatini biraz daha ileri çekmeye çalışıp izlediğim “Perihan Abla”, benim ve birçok yaşıtımın en sevdiği dizilerdendi. Seksenlerin ilk yarısında yayınlanmaya başlayan “Kaynanalar”ı da hayal meyal hatırladığımı söyleyebilirim. Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü’nün başrollerini paylaştığı “Kuruntu Ailesi” de o dönemlerdeki fenomen dizilerdendi.

Seksenlerin ortalarında ismini hatırlamadığım ama konusu beyin nakli geçiren bir hasta olan yerli dizi de o dönemin önemli dizilerindendi.

Yanlış hatırlamıyorsam seksenlerin sonunda Cuma akşamları yayınlanmaya başlanan “Bir Başka Gece” eğlence programı da çok popüler olmuştu. Seksenlerin sonundan bahsedip Barış Manço’nun “Yediden Yetmiş Yediye” isimli programı atlamak olmaz herhalde… Adam olacak çocuk bölümünden, gezilere, şarkılardan söyleşilere, hafta sonlarımıza büyük renk katardı Barış Manço.

Hafta sonu programlarından söz ederken, yanlış hatırlanıyorsam, Pazar günleri öğleden sonraları yayınlanan Cenk Koray’ın sunduğu “Kutu Kutu” isimli yarışma programından da söz etmeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum.

Hafta içi akşamları ise “Adile Naşit ile Uykudan Önce” o dönem çocuklarının genellikle yatmadan önce izlediği son program olurdu. Adile Naşit’in kuzucuklarım diyerek hitap ettiği çocukların gönlünde Adile Teyze’lerinin yeri hep bir başka olmuştur.

Halit Kıvanç ise özellikle 23 Nisan Bayramlarında yaptığı sunumlarla hafızamıza yer etmişti. Her 23 Nisan’da dünyanın birçok ülkesinden gelen çocuklarının yaptığı gösteri TRT ekranlarından Halit Kıvanç’ın sunumu ile yayınlanırdı.

Bu arada, pazar günlerinin klasiği “Pazar Konseri” programını da unutmamak gerekir. Büyük sanatçı Hikmet Şimşek’in sunduğu Pazar konseri önemli Klasik Müzik Konserlerini ekranlara taşırdı.

Haftasonları televizyon programları denilince yayınlanan o tarihlerde yayınlanan Western filmlerini de atlamamak gerekir diye düşünüyorum. Benim kuşağım ve bizden büyükler için rodeolara, at binmeye olan sevginin başlangıcı herhalde o filmlerdi.

Ya seksenlerin sonlarında ya da doksanların başlarında pazar öğleden sonraları da “Hafif Batı Müziği” programları ekranlarımızda olurdu.

O dönemki reklamları düşününce açıkçası aklıma çok bir reklam gelmiyor. Ama “Superman” otobüslerinin reklam müziğini biraz hatırlıyor gibiyim.”Süperman uçar gider, yolcusu rahat eder…”

Televizyon bölümünün biraz uzun sürdüğünün farkındayım ama aklıma geldikçe yazıp sizleri o dönemlere götürmek, o programları tekrar hatırlatmak istedim… Televizyon programlarına biraz daha devam edecek olursak; O yıllarda Eurovision bizler için ne kadar önemli olduğunu bahsetmeden geçmek olmaz herhalde. Türkiye’yi temsil edecek parçanın belirlenmesinden sonra başlayan tahminler Eurovision finali gecesi bütün ailenin ekranda finali izlemesiyle son bulurdu. Genelde oylamaların başını bile izleyemeden uyuyakaldığım için sonucu ben hep ertesi gün öğrenirdim. Özellikle Halley kuyruklu yıldızının dünyaya yakın geçtiği günlerdeki Halley isimli parçayı kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum bile…

Seksenlerdeki diğer çok önemli televizyon olayı ise yılbaşlarıydı. Yılbaşı eğlencelerini bazı aile dostlarımızın kasete alıp sonradan tekrar izlediklerini de hatırlıyorum.

Televizyon bölümlerini sonlandırırken seksenlerin sonlarında yada doksanların başlarında başlayan “Bizimkiler”, “Hayat Ağacı”, “Yalan Rüzgarı”, “Evli ve Çocuklu”, “Sahil Güvenlik”, “Mac Gaywer”, “A Takımı” ve Brezilya dizilerini de doksanlarla ilgili bir yazı daha yazabilirsem sizlerle paylaşmak isterim. Seksenlerin sonunda- doksanların başında Magic Box’ın Kanalı “Star 1” ile yayın hayatına başlayan özel televizyonlarla o dönem dizileri için özel bir yazı yazmak gerekir diye düşünüyorum.

Peki seksenlerde sinemalarda neler vardı? Daha doğrusu bir çocuk olarak benim aklımda neler kaldı? Sinema’da ilk seyrettiğim film olan “E.T.” benim için çok etkileyiciydi. Bir uzaylının dünyadaki hikâyesini işleyen filmin benim kuşağımın hafızalarına kazındığına eminim…

“Superman” filmlerinde Clark Kent’in süpermana dönüşümünü, King Kong’u kolay kolay unutabileceğimi de zannetmiyorum. Ayrıca Sylvester Stallone’nin “İlk Kan” filmi, “Starwars” serisi de o yıllarda benim kuşağımı oldukça etkilemişti.

Beni en çok etkileyen filmlerden bir tanesi de ilk defa gece sinemada seyrettiğim film olan Sovyet Boksör Ivan Draga ile Rocky Balboa’nın boks maçını konulu alan “Rocky 4”tü. İlk maçında Amerika’daki maçta rakibi önceki dünya ağır siklet boks şampiyonu Apollo Creed’in boynunu kırarak öldüren Sibirya Ekspresi İvan Draga ve onun dünya yüzme şampiyonu eşi Ludmilla, Moskova’daki maçta Rocky Balboa’yı çok kolay yeneceklerini düşünmüşlerdi. Rocky ise Moskova’daki maça Rusya’daki kış koşullarında hazırlanmış ve Ivan Draga’yı uzun süren bir boks maçı sonrası nakavt etmişti.

Seksenlerin sonlarında gösterime giren “Roger Rabbit” benim hatırladığım ilk animasyon filmiydi. Michael Jackson’ın Moonwalker filmi de seksenlerin sonları, doksanların başlarında aklımda kalan önemli filmlerdendi. Ghost Busters da hem filmi hem de bilgisayar oyunu olarak benim kuşağım için önemli eserlerdendi.

Bu filmleri yazarken, tekrar tekrar izlemekten bıkmayacağım Türk Sineması’nın klasiklerinden “Hababam Sınıfı”nı da yazmadan edemedim. Yetmişlerde çekilmesine karşın, seksenlerde, doksanlarda ikibinlerde kısaca ne zaman yazarsam yazayım benim için hep en önlerde olan eser “Hababam Sınıfı”dır.

Filmleri yazarken seksenlerdeki video olayını da atlamamak gerektiğini düşünüyorum. Önce küçük Beta kasetlerle başlayan videolar, daha sonraları büyük VHS kasetlerin de çıkmasıyla iyice popüler hale gelmişti. Hemen hemen her mahallede bulunan videoculardan kasetler kiralanır evde ailecek film keyfi yapılırdı.

Seksenlerdeki filmlerden seksenlerde bir çocuğun gözünden müziklere gelirsek… Ağabeylerin ve ablaların peşinde dolaşırken öğrendiğimiz Madonna’nın “Who is That Girl”, “La Isla Bonita” şarkıları, Michael Jackson’un “Bad” albümü, “Comanchero”, Life is Life” benim o yıllara ilişkin aklıma gelen ilk parçalardır. O döneme ilişkin Türkçe parçalardan ilk hatırladıklarım ise “Eski Dostlar” ve “Bir İlkbahar Sabahı” adlı klasiklerdir. Coşkun Sabah’ın “Kuşadası” parçasının melodisi ise hemen aklıma geliveriyor. Müzik derken ağabeylerin yaptıkları breakdance gösterilerini de hayal meyal hatırlıyorum.

Seksenlerde çocuk dergileri de yayınlanmaya başlanmıştı. İlk sayısından itibaren alınan “Milliyet Kardeş”in uzun süre bütün sayılarını saklamıştım. Seksenlerin sonlarında ise yine bizden büyüklerimizden öğrendiğimiz gençlik dergisi “Blue Jean”i benim kuşağımdaki birçok kişi hatırlar sanıyorum. Ayrıca “TV’de 7 Gong” o yıllardaki popüler dergilerdendi.

Seksenlerin sonlarında NBA’den dolayı basketbola olan ilginin arttığını hatırlıyorum. Özellikle Boston Celtic’de Larry Bird ve Los Angeles Lakers’da Magic Johnson, basketbolun ülkemizdeki popülerliğinin artmasına önemli katkı yapmışlardı. NBA’a ek olarak Basket-Show grubu Harlem’in de ülkemizdeki basketbol sevgisini arttırdığını söyleyebilirim.

Futbol konusuna çok girmeden, yalnızca Meksika’daki 1986 Dünya Kupası’nı ve 1988’deki Avrupa Futbol Şampiyonası’nı hatırlatmak istiyorum. 1986’daki şampiyonadaki Maradona, Platini, Schumacher ve Lineker’i hayal meyal hatırlıyorum. Benim kuşağımın daha rahat hatırlayacağı şampiyona ise 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’dır. Özellikle turuncu formalı Hollanda’ya büyük sempati beslememi sağlayan Van Basten, Rijkaard, Gullit, Van Breukelen, Koeman isimlerini hemen hatırlamam o dönem ne kadar futbolla ilgilendiğimi gösteriyor sanırım. Van Breukelen’in kurtardığı penaltı şu an bile gözlerimin önünde…

Peki ev dışında ne oynardık, ne yapardık seksenlerde? O zamanlarda halı sahalar bu kadar yaygın değildi. Futbol oynamak için daha çok bahçeler yada sokak araları kullanılırdı. Futbol topları da bu kadar yaygın olmadığı için renkli plastik toplarla sokak aralarında maç yapılırdı. Hemen hemen her bakkalda satılan bu topları almadan önce top havaya atılır topun düzgün olup olmadığı kontrol edilirdi. Maç başlamadan önce takımlar aldım verdim şeklinde tekerlemeyle adım sayarak kurulur, en güçsüz kişi fasulyeden sayılır ilk devre bir takımda ikinci devre diğerinde maç yapardı. Maçlar ise genelde beşte devre onda biter şeklinde yapılırdı. Bu arada topun sahibinin havasından geçilmediğinin altını çizmekte yarar görüyorum. Futbol için maç kadar keyifli olmasa da Japon kale isimli oyun vardı. O oyunda da küçük kaleler kurulur ve herkes kendi kalesini korurdu. Maç için yeterli adam olmadığında oynadığımız diğer bir oyun da gol atan kaleyeydi. Bu oyun da bizler için oldukça keyifliydi. Maçlarda topa çok sert vurmama ve topu uzağa atanın alması kuralı herhalde halen geçerliliğini koruyordur.

Seksenlerin sonlarına doğru yaşımızın da biraz büyümesiyle tek pota basket maçlarına da yavaş yavaş başlamıştık. Genellikle üçer kişiden kurulan takımlarda maçın başlaması için yaklaşık üç sayı çizgisinden atılan şut ile maça başlayacak takım belli olur, maçlar genelde 21’de biterdi.

Seksenlerin ortalarında ise misketlerimiz vardı. Annelerin genellikle sokakta yerde oynandığı için hiç sevmediği ancak benim kuşağımdaki erkek çocuklarının çok sevdiği bir oyundu misket… Rengarenk misketleri torbalara koyar her dışarı çıktığımızda yanımızda götürürdük.

Seksenlerin ortalarında bazı arkadaşlarımız ise rulmanlardan tornet yapar ara sıra bize de verirdi. Tornetlerin yerini seksenlerin sonlarında dört tekerlekli patenler ve kaykaylar almaya başlamıştı.

Seksenlerde hatırladığım diğer önemli sokak keyfi ise bisikletlerdi. “Pinokyo” ilk hatırladığım bisiklet markasıydı. Daha sonra kalın tekerlekli çamurluğu olmayan BMX’ler ve Cross’lar hayatımıza girmişti. Dağ bisikletleri ise yanlış hatırlamıyorsam doksanlı yılların başında piyasaya çıkıp moda olmuştu.

Dikkat ettiyseniz oyunlar ve oyuncaklar erkek çocuğun gözünden olduğundan kız çocukların oyunları ve oyuncakları bu yazıda biraz eksik kaldı. Kızların oyunlarını çok bilmemekle beraber seksek, ip atlamak, yakan top ilk hatırladığım oyunlardır.

Evdeki en önemli oyuncaklarımız ise oyuncak arabalardı. Muhtemelen şimdiki çocuklar için de oldukça önemli olan arabalar bizim için de çok değerliydi. Özellikle “Matchbox”, “Majorette” o dönemin oldukça popüler oyuncak araba markalarıydı. Ayrıca uzaktan kumandalı arabalar ve robotlar da birçok arkadaşımın oyuncak dolabındaki yerini almıştı.

Çizgi filmleri anlatırken söz ettiğim He-Man oyuncakları da o dönemde oldukça popülerdi. He-Man karakterlerinin oyuncakları genellikle yurtdışına gidenlere sipariş verilir ve geldiğinde mutluluktan uçulurdu.

Seksenlerin ortalarındaki plastik askerler de benim için unutulmazdı. Yanlış hatırlamıyorsam haki renk olan plastik askerler ve onların kaleleri ile oynamak çok keyifliydi.

Legolar da şimdilerde popüler olduğu gibi o zaman da popülerdi.

Biraz da o dönemin çocukları için ilgi çeken kitaplar konusunda yazmak istiyorum. Seksenlerde beni en çok etkileyen kitaplar Jules Verne’in kitaplarıydı. “Denizler Altında 20.000 Fersah”, “80 Günde Devri Alem”, “Balonla Beş Hafta”, “Dünya’nın Merkezine Seyahat” ilk aklıma gelen kitaplardı.“Altın Kitaplar” kitapevinden çıkan kalın ciltli kitaplarım evin deposundan kaybolduğundaki üzüntüm şimdi bile aklımdadır. Neyse… O zamanlarda benim durmadan kitap okumam Jules Verne sayesindedir. Aklıma hemen gelen diğer kitaplar ise “Mark Twain”, “Çocuk Kalbi” ve diğer çocuk klasikleridir.

Kitap konusu açılınca; o dönemde ilkokul dört ve beşinci sınıfta verilen ödevleri internetten değil de koca koca ansiklopedilerden yapıldığını söylememe gerek yok sanırım. “Meydan Larousse” ve “Ana Britanicca” o dönemlerde ödevlerimizi yapmak için kullandığımız en önemli kaynaklardı.

Gelelim o yıllardaki bir çocuğun gözüyle Ankara’ya… Ankara’da hatırladığım Eskişehir yolunda Emek’ten sonra fazla bir yerleşim yoktu. Eskişehir Yolunda birkaç lojman ve ileri de yalnızca Ümitköy vardı.

Şu andaki en popüler noktalardan olan Çukurambar gecekondu doluydu. Şu anda çevresindeki binalar arasında küçük kalan “Trafik Hastanesi” (Dr. Rıdvan Ege Hastanesi) o çevrenin en büyük binasıydı.

Bahçelievler’deki Bulka pastanesi o zamanlarda da lezzetli ürünlerini müşterilerine sunardı. Bulka pastanesinin karşısında da Bahçeli Kebap bulunurdu. Özel günlerde ara sıra bu kebapçıda keyifli yemekler yerdik. Atakule inşaatı da seksenlerde başlamış ve hepimizi Ankara’da yapılan döner kule oldukça heyecanlandırmıştı.

Kızılayda bulunan büyük binanın altındaki Gima Mağazası da önemli noktalardan bir tanesiydi. Buluşmalar genellikle ya YKM binasının ya Vakko binasının yada merkezdeki Gima’nın önünde olurdu. Doksanların ortalarında ortaya çıkan cep telefonları o dönemler de hayal bile olmadığı için bu zamanlarda doğanlar cep telefonsuz buluşmayı hayal bile edemezler herhalde. O dönemde buluşmalara geç kalan arkadaşlara haber alınamadığı için çok kızılır; ancak yine de bazen yarım saat, kırk dakika beklenirdi.

Seksenlerin ortalarında Kızılay’dan Sıhhiye’ye giderken sağ tarafta bulunan Zafer Çarşı’nın çevresinde çocuk giyim mağazaları bulunurdu. Ancak benim için bu mağazalardan daha çok Zafer Çarşındaki oyuncakçı önemliydi. Kızılay’da bulunan Sandviççiyi de unutmamak lazım diye düşünüyorum. Hala aklımda olan limonatası ve lezzetli sandviçleri için bizimkileri az oraya götürmemiştim.

Yanlış hatırlamıyorsam Ankara’da seksenlerin ortalarında bölünmüş otobüs yolları vardı. Otobüsler kendilerine ayrılan bu yollardan trafiğe takılmadan çok daha hızlı ilerlerdi.

Tunalı Hilmi Caddesi ise o zamanlarda da şimdi olduğu gibi popülerdi. Sevgili dayım bizi Tunalı Caddesi’nde gezdirip Kuğulu Park’a götürürdü. Tunalı’nın bir üst sokağında bulunan Hacı Arif Bey ise seksenlerin sonlarındaki en popüler kebapçılardandı. Ayrıca yanlış hatırlamıyorsam flamingo pastanesi benim Amerikan dizilerinde izleyip çok merak ettiğim “Pizza”yı seksenlerin ortalarında ilk yediğim pastaneydi. Tunalı Hilmi Caddesinden söz edip Akün Sineması’nı atlamak herhalde büyük bir eksiklik olur. Şu anda tiyatro olarak hizmet vermekte olan Akün Sineması da o dönemin en popüler filmlerini gösteren belki de en güzel sinemaydı.

Bulka, Flamingo pastanesinden söz edip Ziya Gökalp Caddesi’ndeki Hüdaverdi Pastanesini unutmamak gerekir. Hüdaverdi pastanesi de Ekler Pastalarıyla benim aklımda önemli bir yer elde etmişti.

O yıllarda yaz ayları için en keyifli yerlerden bir tanesi de 19 Mayıs Spor Kompleksiydi. Sabah saatlerinde yüzme havuzu ve tenis kortları keyifli zaman geçirmek için ideal noktalardı.

O zamanlar Ankara’daki Gençlik Parkı da oldukça popülerdi. Büyüklerimizin binmemize izin vermediği galaksi hepimizi heyecanlandırmasına karşın bir türlü biniş izni koparamazdık. O nedenle genellikle atlıkarınca, çarpışan arabalar ve dönme dolapla keyifli zaman geçirirdik. O zamanlardaki Gençlik Parkı hakkında yazıp o dönemdeki kayık sefalarını da atlamamak gerektiğini düşünüyorum.

Hayvanat Bahçesi de o dönemde oldukça popülerdi. Özellikle haftasonları yada okullar tatil olduğunda büyüklerimiz bizi bu keyifli noktaya gezmeye getirirlerdi.

O yıllardan Ankara ile aklımda kalan önemli bir olay ise benim kuşağımın da hatırlayabileceği hava kirliliğinden okul tatiliydi. Hele bir defasında önce ilk iki gün sonra ikinci iki gün ve son olarak da Cuma günü yani tam bir hafta hava kirliğinden okullar tatil edilmişti. O olay her ne kadar can sıkıcı olsa da o yaşta beni gerçekten çok mutlu etmişti…

O yıllara ilişkin hangi olaylar hemen aklıma geliyor değince… Challenger uzay mekiğinin fırlatılışının ardından havada infilak edişi halen hafızamdadır. Çernobil felaketi de aklımda kalan bir diğer çok üzücü olaydır. O döneme ilişkin bizleri çok heyecanlandıran bir olay da Halley kuyruklu yıldızının dünyamıza çok yakın geçişidir.

Seksenler ile ilgili benim aklımda kalmış temel anılar bunlardı…

Sizlere kendi gözümden seksenli yılları ve o yıllardaki Ankara’yı anlatmaya çalıştım. Üzerinden uzun yıllar geçtiği için ismi geçen birçok yeri ve olayı karıştırmış olabilirim. Birçok eksik nokta olduğuna da eminim… Biraz önce dediğim gibi bu benim yıllar önceki gözlemlerimi içeren bir yazı. Birçoğumuz çok daha farklı ortamlar görmüş ve çok farklı deneyimler elde etmiş olabiliriz…

Umarım bu yazı çoğunuzun o yıllara geri götürmüş, kısa bir zaman için bile olsa günlük hayatın koşuşturmasından uzaklaştırmıştır…

Sizler de bu yazıyı beğendiyseniz paylaşıp daha çok insana ulaşmasını sağlayabilirsiniz…

Reklamlar

4 thoughts on “Seksenlerde Çocukluk ve Ankara…

  1. Ercecim
    Eline saglik cok guzel bir yazi olmus. Ben de yazsam tamtamina ayni seyleri yazardim diye dusundum okurken belki kizsal ogeler birazdaha fazla olurdu sadece. Ilk hatirladigimiz diziler ilk gittiğimiz sinema filmi en sevdiğimiz cips bile ayni olmasi o donemde tesadüf degil tabiki herseyin limitli olmasi. Simdiki çocuklar boyle bir yazi kaleme alsa ortak paydalari nekadar kesisir tartisilir. Guzel yazilarinun devamini bekliyorum.Sevgiler.

    • Özge’cim değerli yorumların için çok teşekkür ederim. Ankara’ya geldiğinde görüşmek üzere…

  2. Yahu Erce, henüz bitirmedim, iş yerindeyim ve akşam tamamını okuyacağım ama her satırda kendimi de buldum. Sanki birlikte geçirdiğimiz vakitleri anlatıyordun. Özellikle Bahçeli Kebap, bana, apartman boşluğunun penceresinde unuttuğum paraların akabinde lokantada paramız çıkışmayınca sizden yediğim “Yep yep yep” dayağı hatırlattı. Bu dayağa ismini veren de elbette, bu yazında yine bahsettiğin Pacman’di.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s