Seksenlerde Çocukluk ve Ankara…

Bu yazımda benim kuşağımın çocukluğunun geçtiği yılları ve o yıllardaki Ankara’yı, o zamanın çocuğunun gözünden anlatmaya çalışacağım. Bu yazının, benim kuşağımdakilerin ve bir hatta birkaç kuşak büyüklerin tebessümle; bizden küçük kuşakların ise merakla okuyacağı bir yazı olacağını tahmin ediyorum.

Yazıda yerlerin, mekânların ve sözü geçen bir çok olgunun isimlerini yanlış hatırlıyor olabilirim; ancak yazının başında da bahsettiğim gibi bu yazının ana amacı o zamanlara ilişkin bilgi vermek değil, o zamanları yaşamış olanların yüzünde günlük hayattan, işten güçten yorulduğu anda küçük bir tebessüm oluşturmaktır…

Doksanlı yılların sonundaki Ankara’da yaşayan gençlerin eğlencelerini konu alarak yazdığım “Doksanların Sonu İki binlerin Başında Ankara Mekânları” isimli yazıma dünyanın dört bir yanından aldığım yorumlardan dolayı bu yazımın da sizlerin beğenisini kazanacağını ümit ediyorum.

Seksenli yıllar bana göre bir insanın çocukluğunu geçirebileceği en güzel yıllardı. Böyle düşünmemin nedeni belki de benim çocukluğumun geçmesindendir; ama gerçekten böyle düşünüyorum. Seksenlerde, günümüz çocuklarının sahip oldukları tabletler, internet ve sınırsız bilgisayar oyunları yoktu; ancak bu zamana göre çok basit de olsa bilgisayar ve bilgisayar oyunları gayet keyifliydi. Ayrıca günümüzde özellikle büyükşehirlerde yaşayan çocukların çok fazla bilmediği sokak kültürü de o zamanki çocukların günlük hayatlarının çok önemli bir parçasıydı. Maçlar evde internette değil, sokakta plastik toplarla yapılırdı. Belki de günümüz ile geçmişin çok güzel bir senteziydi çocuklar için seksenli yıllar…

Çok kısa bir giriş yaptıktan sonra yavaş yavaş dönelim seksenlere…

Seksenli yılları hatırlamak için hafızamızı biraz yoklayalım…

Öncelikle çocuklar için keyifli yiyecekler daha doğrusu bu yiyeceklerden benim aklımda kalanlar konusunda bir şeyler yazmak istiyorum. Tombi cipsler vardı seksenlerin ortalarında… Hatırlarsanız kırmızı paketli olanlar peynirli, yeşil paketli olanlar ise fıstıklıydı. Çok severdim Tombi’yi ama çok da yememek lazımdı tabii. Çoğu zaman bu kuralı unutur hemen paketleri bitirirdik… Coca Cola’nın cam, litrelik şişelerini hatırlar mısınız? Herhalde bir buçuk litreydi, yanlış hatırlamıyorsam da depozitoluydu. Cam Pepsi şişeleri de vardı. Onlar da çok lezzetliydi. Bir de Elvan gazozları vardı. Hem portakallı hem de sade gazozlardı. Onları da çok severdim. Cam şişedeki Tamek Meyve Suları da hemen aklıma geliyor o günlerdeki içecekleri düşününce.

Atatürk Orman Çiftliği’nin cam şişedeki günlük sütleri ve benim için daha da önemlisi küçük karton kaplardaki dondurmasını da unutabileceğimi zannetmiyorum. Pınar’ın da kutuda hem sade hem de çilekli sütleri vardı. Özellikle çilekli sütleri çok severdim. Herhalde seksenlerin ortalarından sonra da Panda dondurmaları piyasaya çıkmıştı. Panda dondurmalara da bayılırdım. Dondurulmuş meyve suyu tadındaki Mey-Buz ve diğer bir dondurma Frigo da yaz aylarının vazgeçilmeziydi.

Tadelle o günlerde çok popülerdi. Bir de Hobby vardı. Mor ambalajlı… O iki çikolatayı da çok severdim. Çikolata denilince tüpteki çoko-kremi unutmamak lazım. O zamanlarda da tablet sütlü çikolatalar çok popülerdi. O günler aklıma geldiğinde beyaz çikolataları hiç hatırlayamıyorum. Ya o zamanlar piyasaya çıkmamışlardı ya da benim çevremde popüler değillerdi.

Dido, Ülker Çikolatalı Gofret ve Çokonat da çok lezzetli çikolatalı gofretlerdi. Gofretlerden bahsedip dokuz kat tadı atlamamak gerekir diye düşünüyorum. Seksenlerin ortalarında Rulo-Kat da piyasaya çıkmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam, seksenlerin ortalarında Haylayf ve Çizi bisküvileri de piyasaya çıkmıştı. Herhalde aynı dönemlerde piyasaya çıktılar yada bizim kantin aynı anda getirmeye başlamıştı… Bilemiyorum; ama özellikle Haylayfa bayılırdım. Bisküvilerden söz edince kaymaklı bisküviler ve petibörü de unutmayalım. Çoko prens de o yıllardaki favorilerimdendi. Eti Cin ise her zaman popülerliğini korurdu. Yanılmıyorsam seksenlerin sonlarında Eti Negro piyasaya çıkmıştı ki bence bir devrim niteliğindeydi. Kakaolu iki bisküvinin arasındaki kremanın tadı bir başka lezzetliydi.

Şekerlerden aklımda kalanlar ise rengarenk ve çok lezzetli olan Lolipop’lar ve hatırladığım kadarı ile seksenlerin ortalarında piyasaya çıkan Jelibon hemen ilk sıralardaki yerlerini alıyor. Bu arada Çokomel, ve Eti Puf’u da unutmamak lazım tabiî ki… Krakerler de çok sevdiğim lezzetlerdendi o dönemlerde… Çubuk kraker, balık kraker ve o baharatlı lezzetiyle pizza kraker…

Bir de adını hatırlayamadığım ama yemeye bayıldığım karamel bar vardı. Onun da tadı halen damağımdadır.

Biraz yiyecek yazdıktan sonra biraz da günlük yaşamımızı düşününce ilk olarak pazar günleri aklıma geliyor. Seksenlerin ortalarında otomatik çamaşır makineleri daha evlerimizdeki yerini almamıştı. Merdaneli makinelerde uzun süren ritüeller şeklinde çamaşır yıkanır, pazar günleri genellikle çamaşır ve banyoya ayrılırdı… O pazar günlerini benim kuşağımın hemen hatırlayacağını tahmin ediyorum. Bu günlerin açıkçası pek de sevdiğimi söyleyemem… Bu ritüeller gibi Eylül ayında okullar başlamadan önce defterlerin kaplanma ritüelleri de benim için çok da keyifli olmayan anılardı… Yazının başında benim için keyifsiz anlara girdim galiba… O zaman o pazar günlerini unutup, konuyu hemen değiştiriyorum.

O yıllardaki arabaları düşününce Mercedes aklıma geliyor. Büyük kasalı Mercedes’ler… Mercedes, o zaman da şimdi olduğu gibi bir statü sembolüydü. Diğer arabaları düşününce… Seksenlerin başlarındaki Murat 124, Renault 12, Anadol SL efsanesi seksenlerin ortalarında ve sonlarında Renault 9, Murat 131, Şahin, Doğan ve Kartal ile bitmeye başlamıştı. Ford’un da özellikle Granada ve Taunus’la bu yarışın içinde olduğunu arabalarla o dönemde ilgilenenler hemen hatırlayacaklardır. Yanlış hatırlamıyorsam Renault’nun efsane modeli Renault 21 de seksenlerin sonunda piyasaya çıkmıştı…

Yazının başında televizyon ve bilgisayar oyunları demiştim… Peki hangi bilgisayarlarda oynanırdı bu oyunlar? Bunun cevabını o dönemi yaşamış olanlar hemen verdiklerine eminim… Tabii ki bir efsane olan Commodore 64… Televizyona bağlanan bilgisayar oyunlarının ardından çıkan Commodore 64’ün ilk olarak açık, koyu kahverengi kombinasyonu olan elips modeli, birkaç yıl sonra da krem rengi olan daha geniş modeli piyasaya çıkmıştı. Commodore 64’ün klavyesinde “Load” yazıp “Return” tuşuna basınca ekranda çıkan “Press Play On Tape” yazısı herhalde birçoğumuzun halen aklındadır… Ailenin televizyonuna takılan Commodore 64’le adaptörü ısınana kadar oynanır, adaptör iyice ısınınca da televizyon tekrar aileye bırakılırdı… Commodore 64 deyince en önemli anılardan bir tanesi herhalde kafa ayarıdır… Birçoğumuzun tornavida ile ilk tanışması oyunları oynamak için oyunun yüklendiği kaseti teybe taktığımızda yaptığımız kafa ayarıdır… Doldurttuğumuz oyun kasetlerin hepsi için yaptığımız bu işlem oyuna başlamak için heyecanımız son seviyesindeyken sanki bitmeyecekmiş gibi gelirdi…

Commodore 64’ü bu kadar anlattıktan sonra gelelim en önemli kısma… Oyunlara… Öncelikle hatırlar mısınız; iki tür Commodore 64 oyunu vardı… Kartuşlar ve kasetler… Kartuşlar daha pahalı olduğu için genellikle Kaset oyunları tercih edilirdi. Kartuşu takar takmaz oyuna başlayabilirdiniz ancak kasetin yüklenmesi için sayacın gerekli numaraya kadar gelmesini beklemeniz gerekirdi. Bence Commodore 64’ün en önemli oyunu Emily Hughes Soccer’dı. Futbol oyunların bildiğim ilkinin benim için tartışılmaz bir önemi vardı. Bununla beraber Microprose Soccer da önemli bir yere sahipti. Aklımda kalan diğer oyunlar ise; Barbarian, Rambo, River Raid, Pit Stop2 ve Pacmandi.

Bu arada gamewatchları da unutmamak lazım. Commodore 64’ün keyfinin yaşandığı yıllarda, okula giderken, dışarı çıkarken kısacası ev dışında olduğumuz her an yanımızda taşımak istediğimiz o süper keyifli gamewatchlar…

Bu kadar bilgisayar oyunundan sonra diğer önemli bir eğlence aracı olan televizyonlar aklıma geldi. Seksenlerin başında Philips televizyonları hatırlıyorum. Siyah beyaz olanları… Çevresi ahşap görünümlü 56 ekran Philips televizyonları… Seksenlerin ortalarına geldiğimizde ise renkli televizyonlar ortaya çıkmıştı. O yıllarda renkli yayınlara yavaş yavaş geçiş hazırlıkları yapılıyordu. Hatta TRT logosunun çevresinde elips ortaya çıktığında bu yayının renkli olduğu anlamına geliyordu. Daha çok küçükken hatta dayımın beni futbolu seveyim diye götürdüğü Ankaragücü maçına niçin Trabzonspor bayrağımızı götürmediğimizi anlayamadığım zamanlarda televizyonlarda gösterilen maçların devre arasındaki görüntülerden bir kısmı renkli olduğu için anlamadan da olsa maçların hepsini izlediğimi hatırlıyorum. O yıllarda Siemens, Blaupunkt gibi televizyon markaları da yaygınlaşmaya başlamıştı. O yıllarda şimdilerde olduğu gibi otomatik aramalar olmadığından; televizyonlardaki küçük aparatlar sayesinde ayarlarını yapar en net görüntüyü izlemeye çalışırdık…

Peki aklımda hangi televizyon programları kaldı o günlerden…

Cumartesi sabahları çocuklar için “Cumartesiden Cumartesiye” isimli program vardı. Bu programda çizgi filmler, jimnastik gösterileri ve origami vardı… Her cumartesi sabah erkenden kalkıp programın başlamasını bekleyen benim gibi birçok arkadaşımla cumartesi öğleden sonraları programda öğretilen origamileri yapmaya çalışırdık. Programa daha sonraki yıllarda benim ve birçok arkadaşımın hiç hoşlanmadığı Clementine isimli çizgi film dahil olmuştu. Hiç sevmediğim o çizgi filmin melodisinin halen aklımda olması da enteresan bir paradokstur… Yanlış hatırlamıyorsam Cuma akşamlarının ise benim için en önemli programı bence “Vikingler”di… Komutan Hagar’ın oğlu Viki her sorunun üstesinden “Tamam şimdi buldum!” diyerek parmak şıklatıp gelirdi. Seksenlerin ortalarına doğru yine haftasonu sabah kuşağında “Voltran” başlamıştı. Hemen hemen hiçbir rakibini beş ayrı aslan robotla yenemeyen ekip, birleşip Voltran’ı oluşturunca rakip tanımazdı. Belki de bize sinerjinin önemi o yıllarda verilmeye başlanmıştı. Voltran’la hemen hemen aynı yıllarda bir büyük efsane de yayına başlamıştı. “He-Man”!!! Prens Adam kılıcını havaya kaldırıp “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık!” dediğinde Kahraman He-Man’a dönüşür ve kötüler kötüsü İskeletor ile savaşmaya başlardı. Birçok arkadaşımda da He-Man’in birçok oyuncağı vardı. Daha sonraki yıllarda He-Man’in kızkardeşi “She-Ra” yayınlanmaya başlasa da “He-Man” kadar etkili olamadı. “Şirinler”, seksenlerdeki oldukça keyifli bir çizgi filmdi. Şirin Baba, Şirine ve diğer şirinler, kötü Gargamel ve onun kedisi Azman’a karşı her defasında zafer kazanırlardı. Seksenlerin çizgi filmlerini anlatırken “Tom ve Jerry” klasiğinden bahsetmeden olmaz tabiî ki. Minik fare Jerry ve evin kedisi Tom’un maceraları da bizleri ekrana kilitleyen önemli çizgi filmlerdendi.

Diğer aklımda kalan keyifli çizgi filmleri düşündüğümde; “Nils ve Uçan Kaz”, “Sevimli Hayalet Casper”, “Donald Duck”, “Varyemez Amca”, “Richie Rich”, “Denver The Last Dinasour”, “Walt Disney” çizgi filmleri benim için çok eğlenceliydi.

Evliya Çelebi ve onun atı olan Küheylan’ın gezilerini konu alan çizgi diziler de aklımıza yer etmişti.

Seksenlerde yayınlanan dizilere geldiğimizde ise; “Charles İş Başında” bence listenin başlarında kendine yer bulur. Çocuk bakıcısı Charles’ın başından geçen günlük olayların anlatılığı dizi o dönemin en çok izlenenlerindendi. “Kuzen Larry” figürü ise unutulmaz başka bir figür olarak karşımıza çıkardı. Diğer çok önemli bir dizi ise “Cosby Ailesi” idi. Bu keyifli ailenin de günlük hayatını izlemeye bayılırdık.

Benim için keyifli bir dizi ise seksenlerin ortalarında haftaiçi sabah kuşağında yayınlanan Webster’dı. Sabah kuşağında yayınlandığı için çok sık seyretme şansını bulamadığın Webster’ı hastalanıp okula gidemediğim günlerde izlemeye bayılırdım. Seksenlerin sonlarında ise akşamüstü “Susam Sokağı” yayınlanmaya başlanmıştı. Minik Kuş, Eddie ile Büdü, Kurabiye Canavarı özellikle seksenlerin başında doğanlar için oldukça keyifliydi.

Bir de bizden büyük ablaların ve ağabeylerin takip ettikleri bizim de izleyip yaşıtlarımıza hava atmaya çalıştığımız diziler vardı. Bir dedektiflik bürosunun konu edildiği Cybill Shepherd ve Bruce Willis’in başrollerini paylaştığı “Moon Lighting” (Mavi Ay), Cumartesi gece yarısı yayınlanan ve kanları yeşil olan uzaylıları anlatan Visitors (Ziyaretçiler), Don Johnson’ın oynadığı “Miami Vice” bu dizilere en güzel örneklerdi. “Dempsey and Makepeace” de keyifli bir polisiye diziydi. Açıkçası aklımda yalnızca birkaç sahnesi kalan “Uzay Yolu”, “Flamingo Yolu”, “Dallas” ve “Şahin Tepesi” de seksenlerin başlarındaki popüler dizilerdi. Ama beni en çok etkileyen robot araba Kit’den başkası olamazdı… Michael Knight’ın (David Hasseloff) kullandığı konuşabilen ve birçok sorunu kendiliğinden çözen siyah TransAm’ın maceralarının anlatılığı Kara Şimşek için dışarıdaki maç bırakılır koşarak eve gelinirdi.

Akşamları yayınlanan ve dört kadının günlük hayatının anlatıldığı “Altın Kızlar” (Golden Girls) da o dönemin önemli ve keyifli dizilerindendi.

Seksenler denilince akla gelen en önemli yerli dizilerden bir tanesi de hiç kuşkusuz “Perihan Abla”’dır. O dönemde, çok sevdiğim ilkokul öğretmenimin verdiği yatış saatini biraz daha ileri çekmeye çalışıp izlediğim “Perihan Abla”, benim ve birçok yaşıtımın en sevdiği dizilerdendi. Seksenlerin ilk yarısında yayınlanmaya başlayan “Kaynanalar”ı da hayal meyal hatırladığımı söyleyebilirim. Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü’nün başrollerini paylaştığı “Kuruntu Ailesi” de o dönemlerdeki fenomen dizilerdendi.

Seksenlerin ortalarında ismini hatırlamadığım ama konusu beyin nakli geçiren bir hasta olan yerli dizi de o dönemin önemli dizilerindendi.

Yanlış hatırlamıyorsam seksenlerin sonunda Cuma akşamları yayınlanmaya başlanan “Bir Başka Gece” eğlence programı da çok popüler olmuştu. Seksenlerin sonundan bahsedip Barış Manço’nun “Yediden Yetmiş Yediye” isimli programı atlamak olmaz herhalde… Adam olacak çocuk bölümünden, gezilere, şarkılardan söyleşilere, hafta sonlarımıza büyük renk katardı Barış Manço.

Hafta sonu programlarından söz ederken, yanlış hatırlanıyorsam, Pazar günleri öğleden sonraları yayınlanan Cenk Koray’ın sunduğu “Kutu Kutu” isimli yarışma programından da söz etmeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum.

Hafta içi akşamları ise “Adile Naşit ile Uykudan Önce” o dönem çocuklarının genellikle yatmadan önce izlediği son program olurdu. Adile Naşit’in kuzucuklarım diyerek hitap ettiği çocukların gönlünde Adile Teyze’lerinin yeri hep bir başka olmuştur.

Halit Kıvanç ise özellikle 23 Nisan Bayramlarında yaptığı sunumlarla hafızamıza yer etmişti. Her 23 Nisan’da dünyanın birçok ülkesinden gelen çocuklarının yaptığı gösteri TRT ekranlarından Halit Kıvanç’ın sunumu ile yayınlanırdı.

Bu arada, pazar günlerinin klasiği “Pazar Konseri” programını da unutmamak gerekir. Büyük sanatçı Hikmet Şimşek’in sunduğu Pazar konseri önemli Klasik Müzik Konserlerini ekranlara taşırdı.

Haftasonları televizyon programları denilince yayınlanan o tarihlerde yayınlanan Western filmlerini de atlamamak gerekir diye düşünüyorum. Benim kuşağım ve bizden büyükler için rodeolara, at binmeye olan sevginin başlangıcı herhalde o filmlerdi.

Ya seksenlerin sonlarında ya da doksanların başlarında pazar öğleden sonraları da “Hafif Batı Müziği” programları ekranlarımızda olurdu.

O dönemki reklamları düşününce açıkçası aklıma çok bir reklam gelmiyor. Ama “Superman” otobüslerinin reklam müziğini biraz hatırlıyor gibiyim.”Süperman uçar gider, yolcusu rahat eder…”

Televizyon bölümünün biraz uzun sürdüğünün farkındayım ama aklıma geldikçe yazıp sizleri o dönemlere götürmek, o programları tekrar hatırlatmak istedim… Televizyon programlarına biraz daha devam edecek olursak; O yıllarda Eurovision bizler için ne kadar önemli olduğunu bahsetmeden geçmek olmaz herhalde. Türkiye’yi temsil edecek parçanın belirlenmesinden sonra başlayan tahminler Eurovision finali gecesi bütün ailenin ekranda finali izlemesiyle son bulurdu. Genelde oylamaların başını bile izleyemeden uyuyakaldığım için sonucu ben hep ertesi gün öğrenirdim. Özellikle Halley kuyruklu yıldızının dünyaya yakın geçtiği günlerdeki Halley isimli parçayı kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum bile…

Seksenlerdeki diğer çok önemli televizyon olayı ise yılbaşlarıydı. Yılbaşı eğlencelerini bazı aile dostlarımızın kasete alıp sonradan tekrar izlediklerini de hatırlıyorum.

Televizyon bölümlerini sonlandırırken seksenlerin sonlarında yada doksanların başlarında başlayan “Bizimkiler”, “Hayat Ağacı”, “Yalan Rüzgarı”, “Evli ve Çocuklu”, “Sahil Güvenlik”, “Mac Gaywer”, “A Takımı” ve Brezilya dizilerini de doksanlarla ilgili bir yazı daha yazabilirsem sizlerle paylaşmak isterim. Seksenlerin sonunda- doksanların başında Magic Box’ın Kanalı “Star 1” ile yayın hayatına başlayan özel televizyonlarla o dönem dizileri için özel bir yazı yazmak gerekir diye düşünüyorum.

Peki seksenlerde sinemalarda neler vardı? Daha doğrusu bir çocuk olarak benim aklımda neler kaldı? Sinema’da ilk seyrettiğim film olan “E.T.” benim için çok etkileyiciydi. Bir uzaylının dünyadaki hikâyesini işleyen filmin benim kuşağımın hafızalarına kazındığına eminim…

“Superman” filmlerinde Clark Kent’in süpermana dönüşümünü, King Kong’u kolay kolay unutabileceğimi de zannetmiyorum. Ayrıca Sylvester Stallone’nin “İlk Kan” filmi, “Starwars” serisi de o yıllarda benim kuşağımı oldukça etkilemişti.

Beni en çok etkileyen filmlerden bir tanesi de ilk defa gece sinemada seyrettiğim film olan Sovyet Boksör Ivan Draga ile Rocky Balboa’nın boks maçını konulu alan “Rocky 4”tü. İlk maçında Amerika’daki maçta rakibi önceki dünya ağır siklet boks şampiyonu Apollo Creed’in boynunu kırarak öldüren Sibirya Ekspresi İvan Draga ve onun dünya yüzme şampiyonu eşi Ludmilla, Moskova’daki maçta Rocky Balboa’yı çok kolay yeneceklerini düşünmüşlerdi. Rocky ise Moskova’daki maça Rusya’daki kış koşullarında hazırlanmış ve Ivan Draga’yı uzun süren bir boks maçı sonrası nakavt etmişti.

Seksenlerin sonlarında gösterime giren “Roger Rabbit” benim hatırladığım ilk animasyon filmiydi. Michael Jackson’ın Moonwalker filmi de seksenlerin sonları, doksanların başlarında aklımda kalan önemli filmlerdendi. Ghost Busters da hem filmi hem de bilgisayar oyunu olarak benim kuşağım için önemli eserlerdendi.

Bu filmleri yazarken, tekrar tekrar izlemekten bıkmayacağım Türk Sineması’nın klasiklerinden “Hababam Sınıfı”nı da yazmadan edemedim. Yetmişlerde çekilmesine karşın, seksenlerde, doksanlarda ikibinlerde kısaca ne zaman yazarsam yazayım benim için hep en önlerde olan eser “Hababam Sınıfı”dır.

Filmleri yazarken seksenlerdeki video olayını da atlamamak gerektiğini düşünüyorum. Önce küçük Beta kasetlerle başlayan videolar, daha sonraları büyük VHS kasetlerin de çıkmasıyla iyice popüler hale gelmişti. Hemen hemen her mahallede bulunan videoculardan kasetler kiralanır evde ailecek film keyfi yapılırdı.

Seksenlerdeki filmlerden seksenlerde bir çocuğun gözünden müziklere gelirsek… Ağabeylerin ve ablaların peşinde dolaşırken öğrendiğimiz Madonna’nın “Who is That Girl”, “La Isla Bonita” şarkıları, Michael Jackson’un “Bad” albümü, “Comanchero”, Life is Life” benim o yıllara ilişkin aklıma gelen ilk parçalardır. O döneme ilişkin Türkçe parçalardan ilk hatırladıklarım ise “Eski Dostlar” ve “Bir İlkbahar Sabahı” adlı klasiklerdir. Coşkun Sabah’ın “Kuşadası” parçasının melodisi ise hemen aklıma geliveriyor. Müzik derken ağabeylerin yaptıkları breakdance gösterilerini de hayal meyal hatırlıyorum.

Seksenlerde çocuk dergileri de yayınlanmaya başlanmıştı. İlk sayısından itibaren alınan “Milliyet Kardeş”in uzun süre bütün sayılarını saklamıştım. Seksenlerin sonlarında ise yine bizden büyüklerimizden öğrendiğimiz gençlik dergisi “Blue Jean”i benim kuşağımdaki birçok kişi hatırlar sanıyorum. Ayrıca “TV’de 7 Gong” o yıllardaki popüler dergilerdendi.

Seksenlerin sonlarında NBA’den dolayı basketbola olan ilginin arttığını hatırlıyorum. Özellikle Boston Celtic’de Larry Bird ve Los Angeles Lakers’da Magic Johnson, basketbolun ülkemizdeki popülerliğinin artmasına önemli katkı yapmışlardı. NBA’a ek olarak Basket-Show grubu Harlem’in de ülkemizdeki basketbol sevgisini arttırdığını söyleyebilirim.

Futbol konusuna çok girmeden, yalnızca Meksika’daki 1986 Dünya Kupası’nı ve 1988’deki Avrupa Futbol Şampiyonası’nı hatırlatmak istiyorum. 1986’daki şampiyonadaki Maradona, Platini, Schumacher ve Lineker’i hayal meyal hatırlıyorum. Benim kuşağımın daha rahat hatırlayacağı şampiyona ise 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’dır. Özellikle turuncu formalı Hollanda’ya büyük sempati beslememi sağlayan Van Basten, Rijkaard, Gullit, Van Breukelen, Koeman isimlerini hemen hatırlamam o dönem ne kadar futbolla ilgilendiğimi gösteriyor sanırım. Van Breukelen’in kurtardığı penaltı şu an bile gözlerimin önünde…

Peki ev dışında ne oynardık, ne yapardık seksenlerde? O zamanlarda halı sahalar bu kadar yaygın değildi. Futbol oynamak için daha çok bahçeler yada sokak araları kullanılırdı. Futbol topları da bu kadar yaygın olmadığı için renkli plastik toplarla sokak aralarında maç yapılırdı. Hemen hemen her bakkalda satılan bu topları almadan önce top havaya atılır topun düzgün olup olmadığı kontrol edilirdi. Maç başlamadan önce takımlar aldım verdim şeklinde tekerlemeyle adım sayarak kurulur, en güçsüz kişi fasulyeden sayılır ilk devre bir takımda ikinci devre diğerinde maç yapardı. Maçlar ise genelde beşte devre onda biter şeklinde yapılırdı. Bu arada topun sahibinin havasından geçilmediğinin altını çizmekte yarar görüyorum. Futbol için maç kadar keyifli olmasa da Japon kale isimli oyun vardı. O oyunda da küçük kaleler kurulur ve herkes kendi kalesini korurdu. Maç için yeterli adam olmadığında oynadığımız diğer bir oyun da gol atan kaleyeydi. Bu oyun da bizler için oldukça keyifliydi. Maçlarda topa çok sert vurmama ve topu uzağa atanın alması kuralı herhalde halen geçerliliğini koruyordur.

Seksenlerin sonlarına doğru yaşımızın da biraz büyümesiyle tek pota basket maçlarına da yavaş yavaş başlamıştık. Genellikle üçer kişiden kurulan takımlarda maçın başlaması için yaklaşık üç sayı çizgisinden atılan şut ile maça başlayacak takım belli olur, maçlar genelde 21’de biterdi.

Seksenlerin ortalarında ise misketlerimiz vardı. Annelerin genellikle sokakta yerde oynandığı için hiç sevmediği ancak benim kuşağımdaki erkek çocuklarının çok sevdiği bir oyundu misket… Rengarenk misketleri torbalara koyar her dışarı çıktığımızda yanımızda götürürdük.

Seksenlerin ortalarında bazı arkadaşlarımız ise rulmanlardan tornet yapar ara sıra bize de verirdi. Tornetlerin yerini seksenlerin sonlarında dört tekerlekli patenler ve kaykaylar almaya başlamıştı.

Seksenlerde hatırladığım diğer önemli sokak keyfi ise bisikletlerdi. “Pinokyo” ilk hatırladığım bisiklet markasıydı. Daha sonra kalın tekerlekli çamurluğu olmayan BMX’ler ve Cross’lar hayatımıza girmişti. Dağ bisikletleri ise yanlış hatırlamıyorsam doksanlı yılların başında piyasaya çıkıp moda olmuştu.

Dikkat ettiyseniz oyunlar ve oyuncaklar erkek çocuğun gözünden olduğundan kız çocukların oyunları ve oyuncakları bu yazıda biraz eksik kaldı. Kızların oyunlarını çok bilmemekle beraber seksek, ip atlamak, yakan top ilk hatırladığım oyunlardır.

Evdeki en önemli oyuncaklarımız ise oyuncak arabalardı. Muhtemelen şimdiki çocuklar için de oldukça önemli olan arabalar bizim için de çok değerliydi. Özellikle “Matchbox”, “Majorette” o dönemin oldukça popüler oyuncak araba markalarıydı. Ayrıca uzaktan kumandalı arabalar ve robotlar da birçok arkadaşımın oyuncak dolabındaki yerini almıştı.

Çizgi filmleri anlatırken söz ettiğim He-Man oyuncakları da o dönemde oldukça popülerdi. He-Man karakterlerinin oyuncakları genellikle yurtdışına gidenlere sipariş verilir ve geldiğinde mutluluktan uçulurdu.

Seksenlerin ortalarındaki plastik askerler de benim için unutulmazdı. Yanlış hatırlamıyorsam haki renk olan plastik askerler ve onların kaleleri ile oynamak çok keyifliydi.

Legolar da şimdilerde popüler olduğu gibi o zaman da popülerdi.

Biraz da o dönemin çocukları için ilgi çeken kitaplar konusunda yazmak istiyorum. Seksenlerde beni en çok etkileyen kitaplar Jules Verne’in kitaplarıydı. “Denizler Altında 20.000 Fersah”, “80 Günde Devri Alem”, “Balonla Beş Hafta”, “Dünya’nın Merkezine Seyahat” ilk aklıma gelen kitaplardı.“Altın Kitaplar” kitapevinden çıkan kalın ciltli kitaplarım evin deposundan kaybolduğundaki üzüntüm şimdi bile aklımdadır. Neyse… O zamanlarda benim durmadan kitap okumam Jules Verne sayesindedir. Aklıma hemen gelen diğer kitaplar ise “Mark Twain”, “Çocuk Kalbi” ve diğer çocuk klasikleridir.

Kitap konusu açılınca; o dönemde ilkokul dört ve beşinci sınıfta verilen ödevleri internetten değil de koca koca ansiklopedilerden yapıldığını söylememe gerek yok sanırım. “Meydan Larousse” ve “Ana Britanicca” o dönemlerde ödevlerimizi yapmak için kullandığımız en önemli kaynaklardı.

Gelelim o yıllardaki bir çocuğun gözüyle Ankara’ya… Ankara’da hatırladığım Eskişehir yolunda Emek’ten sonra fazla bir yerleşim yoktu. Eskişehir Yolunda birkaç lojman ve ileri de yalnızca Ümitköy vardı.

Şu andaki en popüler noktalardan olan Çukurambar gecekondu doluydu. Şu anda çevresindeki binalar arasında küçük kalan “Trafik Hastanesi” (Dr. Rıdvan Ege Hastanesi) o çevrenin en büyük binasıydı.

Bahçelievler’deki Bulka pastanesi o zamanlarda da lezzetli ürünlerini müşterilerine sunardı. Bulka pastanesinin karşısında da Bahçeli Kebap bulunurdu. Özel günlerde ara sıra bu kebapçıda keyifli yemekler yerdik. Atakule inşaatı da seksenlerde başlamış ve hepimizi Ankara’da yapılan döner kule oldukça heyecanlandırmıştı.

Kızılayda bulunan büyük binanın altındaki Gima Mağazası da önemli noktalardan bir tanesiydi. Buluşmalar genellikle ya YKM binasının ya Vakko binasının yada merkezdeki Gima’nın önünde olurdu. Doksanların ortalarında ortaya çıkan cep telefonları o dönemler de hayal bile olmadığı için bu zamanlarda doğanlar cep telefonsuz buluşmayı hayal bile edemezler herhalde. O dönemde buluşmalara geç kalan arkadaşlara haber alınamadığı için çok kızılır; ancak yine de bazen yarım saat, kırk dakika beklenirdi.

Seksenlerin ortalarında Kızılay’dan Sıhhiye’ye giderken sağ tarafta bulunan Zafer Çarşı’nın çevresinde çocuk giyim mağazaları bulunurdu. Ancak benim için bu mağazalardan daha çok Zafer Çarşındaki oyuncakçı önemliydi. Kızılay’da bulunan Sandviççiyi de unutmamak lazım diye düşünüyorum. Hala aklımda olan limonatası ve lezzetli sandviçleri için bizimkileri az oraya götürmemiştim.

Yanlış hatırlamıyorsam Ankara’da seksenlerin ortalarında bölünmüş otobüs yolları vardı. Otobüsler kendilerine ayrılan bu yollardan trafiğe takılmadan çok daha hızlı ilerlerdi.

Tunalı Hilmi Caddesi ise o zamanlarda da şimdi olduğu gibi popülerdi. Sevgili dayım bizi Tunalı Caddesi’nde gezdirip Kuğulu Park’a götürürdü. Tunalı’nın bir üst sokağında bulunan Hacı Arif Bey ise seksenlerin sonlarındaki en popüler kebapçılardandı. Ayrıca yanlış hatırlamıyorsam flamingo pastanesi benim Amerikan dizilerinde izleyip çok merak ettiğim “Pizza”yı seksenlerin ortalarında ilk yediğim pastaneydi. Tunalı Hilmi Caddesinden söz edip Akün Sineması’nı atlamak herhalde büyük bir eksiklik olur. Şu anda tiyatro olarak hizmet vermekte olan Akün Sineması da o dönemin en popüler filmlerini gösteren belki de en güzel sinemaydı.

Bulka, Flamingo pastanesinden söz edip Ziya Gökalp Caddesi’ndeki Hüdaverdi Pastanesini unutmamak gerekir. Hüdaverdi pastanesi de Ekler Pastalarıyla benim aklımda önemli bir yer elde etmişti.

O yıllarda yaz ayları için en keyifli yerlerden bir tanesi de 19 Mayıs Spor Kompleksiydi. Sabah saatlerinde yüzme havuzu ve tenis kortları keyifli zaman geçirmek için ideal noktalardı.

O zamanlar Ankara’daki Gençlik Parkı da oldukça popülerdi. Büyüklerimizin binmemize izin vermediği galaksi hepimizi heyecanlandırmasına karşın bir türlü biniş izni koparamazdık. O nedenle genellikle atlıkarınca, çarpışan arabalar ve dönme dolapla keyifli zaman geçirirdik. O zamanlardaki Gençlik Parkı hakkında yazıp o dönemdeki kayık sefalarını da atlamamak gerektiğini düşünüyorum.

Hayvanat Bahçesi de o dönemde oldukça popülerdi. Özellikle haftasonları yada okullar tatil olduğunda büyüklerimiz bizi bu keyifli noktaya gezmeye getirirlerdi.

O yıllardan Ankara ile aklımda kalan önemli bir olay ise benim kuşağımın da hatırlayabileceği hava kirliliğinden okul tatiliydi. Hele bir defasında önce ilk iki gün sonra ikinci iki gün ve son olarak da Cuma günü yani tam bir hafta hava kirliğinden okullar tatil edilmişti. O olay her ne kadar can sıkıcı olsa da o yaşta beni gerçekten çok mutlu etmişti…

O yıllara ilişkin hangi olaylar hemen aklıma geliyor değince… Challenger uzay mekiğinin fırlatılışının ardından havada infilak edişi halen hafızamdadır. Çernobil felaketi de aklımda kalan bir diğer çok üzücü olaydır. O döneme ilişkin bizleri çok heyecanlandıran bir olay da Halley kuyruklu yıldızının dünyamıza çok yakın geçişidir.

Seksenler ile ilgili benim aklımda kalmış temel anılar bunlardı…

Sizlere kendi gözümden seksenli yılları ve o yıllardaki Ankara’yı anlatmaya çalıştım. Üzerinden uzun yıllar geçtiği için ismi geçen birçok yeri ve olayı karıştırmış olabilirim. Birçok eksik nokta olduğuna da eminim… Biraz önce dediğim gibi bu benim yıllar önceki gözlemlerimi içeren bir yazı. Birçoğumuz çok daha farklı ortamlar görmüş ve çok farklı deneyimler elde etmiş olabiliriz…

Umarım bu yazı çoğunuzun o yıllara geri götürmüş, kısa bir zaman için bile olsa günlük hayatın koşuşturmasından uzaklaştırmıştır…

Sizler de bu yazıyı beğendiyseniz paylaşıp daha çok insana ulaşmasını sağlayabilirsiniz…

Reklamlar

Üsküp…

TAŞ KÖPRÜ

TAŞ KÖPRÜ

bu şehir yazımda Osmanlı İmparatorluğu’nun 500 yıldan fazla bir süre hüküm sürdüğü topraklardan Makedonya’nın başkenti Üsküp’ü anlatmaya çalışacağım.

Üsküp’e Nasıl Gidilir?

Bu yazının yazıldığı dönemde ülkemizden Türk Hava Yolları ve Pegasus ile Üsküp’e ulaşılmaktadır. Türk Hava Yolları günde iki sefer, Pegasus Hava Yolları da haftada beş sefer ile Üsküp’e ulaşmaktadır.

ARKEOLOJİ MÜZESİ

ARKEOLOJİ MÜZESİ

Üsküp “The Great Alexander” Havaalanı şehir merkezine araçla yaklaşık yarım saatlik bir mesafededir. Havaalanının işletmesi TAV tarafından yapılmaktadır.

Havaalanından merkeze otobüs ile ulaşım bulunurken bu otobüs sefer sıklığı çok olmadığından kısıtlı bir zaman için Üsküp’e gittiyseniz taksi ile ulaşımı tavsiye ederim. Taksi ile şehir merkezine ulaşım yaklaşık 20 Euro’dur. Ancak tabi ki taksiye binmeden önce taksici ile konuşmanız daha sonra canınızın sıkılma ihtimalini ortadan kaldıracaktır.

Makedonya’nın para birimi Makedon Denarı olup bir Euro yaklaşık 61 Denar’dır. Para bozdurmak için şehir merkezindeki bankaları yada döviz bürolarını kullanmanızı tavsiye ederim. Özellikle Makedonya Meydanından da girişi bulunan büyük bir alışveriş merkezi olan GTC’nin içerisinde döviz bozan bankalar ve döviz büroları mevcuttur.

GTC alışveriş merkezinin içerisinde ayrıca süpermarket, hediyelik eşya dükkanları, restoranlar, büfeler ve oteller de bulunmaktadır.

Üsküp’te Nerede Kalınır?

Üsküp’te şehir merkezi olan Makedonya Meydanı yakınlarında kalmanızı tavsiye ederim. Bu bölgede Holiday Inn, The Stone Bridge gibi büyük oteller ve daha küçük ve ekonomik oteller bulunmaktadır. Bu bölgeye yakın Makedonya Caddesi de konaklamak için oldukça iyi yerlerdir.

SAVAŞÇI HEYKELİ

SAVAŞÇI HEYKELİ

Üsküp’te Ne Yapılır?

Üsküp’te birçok noktada bulunan ilan panolarında şehrin turistik noktalarının olduğu turizm haritaları yer almaktadır. Bu haritaların yardımı ile nerede olduğunuzu, hangi turistik noktanın nerede olduğu kolayca anlayabilirsiniz.
500 yıldan fazla bu bölgede hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu bu kentte de oldukça fazla eser bırakmıştır. 1963 yılında meydana gelen ve şehre ciddi zarar veren depremde bu eserlerden birçoğu zarar görmüş ve onarılmışlardır.

MUSTAFA PAŞA CAMİİ

MUSTAFA PAŞA CAMİİ

Osmanlı İmparatorluğu zamanında kente birçok cami, han, hamam yapılmış olsa da en bilinen eser; Fatih Sultan Mehmet tarafından Vardar Nehri’nde yaptırılan Taş Köprü’dür. Taş köprü tarih boyunca birçok defa hasar görmesine karşın onarılmış ve şehrin en önemli simgelerinden biri olmuştur.
Vardar Nehri’nin bir tarafında “Türk Çarşısı” da denilen “Eski Pazar” bulunmaktadır. Bu bölgede birçok isim Türkçe yazılmakta ve Türkçe yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu bölgede Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma birçok eser bulunmaktadır. Bunlardan bazıları Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han, Sulu Han’dır.
Türk Çarşısı’nın yakınında Makedonya Kalesi ve Arkeoloji Müzesi de bulunmaktadır.
Vardar Nehri’nin diğer tarafında hemen Taş Köprü’nün yakınında şehrin ana meydanı olan Makedonya Meydanı bulunmaktadır. Bu meydanda “Savaşçı Heykeli” bulunmaktadır. Bu heykele “Büyük İskender Heykeli” de denilmektedir. Akşam saatlerinde bu heykel farklı renklerde ışıklandırılmakta ve heykelin çevresindeki havuzda müzikle senkronize su gösterileri yapılmaktadır.
Bu meydandan 11 Ekim Caddesine geçerken burada “Makedonya Kapısı” bulunmaktadır.11 Ekim Caddesini Makedonya Meydanını bağlayan noktadaki bu kapı akşam saatlerinde ışıklandırılmaktadır. 11 Ekim Caddesi üzerindeki parkta savaşta ölen askerler için yapılan anıtlar da bulunmaktadır. Ayrıca “Makedonya Meclisi” de 11 Ekim Caddesinin üzerindedir.

MAKEDONYA KAPISI

MAKEDONYA KAPISI

Makedonya Meydanına ulaşan diğer bir cadde de Makedonya Caddesidir. Makedonya Caddesi araç trafiğine kapalı, İstiklal Caddesinin küçük bir benzeridir. Bu caddenin üzerinde birçok cafe ve restoran bulunmaktadır. Akşam saatlerinde sokak müzisyenleri bu caddenin havasını daha güzel hale getirmektedirler. Makedonya Caddesi’nin üzerinde Üsküp doğumlu olan Rahibe Teresa’nın anıt evi de bulunmaktadır.

SULU HAN

SULU HAN

Makedonya Meydan’ından Vardar Nehri kenarına gidildiğinde GTC alışverişinin Vardar Nehri tarafında birçok cafe ve restoran vardır. Akşam saatlerinde Taşköprü ve diğer iki yaya köprüsünün ışıklandırılması ile bu bölge oldukça keyifli bir hal alır. Arkeoloji Müzesi, Dışişleri Bakanlığı, Mali Suçlar Polis Birimi ve Elektronik İletişim binalarının ışıklandırılması ile gerçekten güzel bir görüntü ortaya çıkar. Taşköprü dışındaki iki yaya köprüsü üzerinde şehrin önemli şahsiyetlerinin heykelleri bulunmaktadır. Bir köprüde özellikle antik dönemdeki kişilerin diğerinde de sanatçılar ve eğitimcilerin heykelleri bulunmaktadır.

8_Kur unlu Han

KURŞUNLU HAN

Üsküp’te Ne Yenir?

Üsküp yemek konusunda gerçekten çok sorun yaşanmayacak şehirlerdendir. Şehrin geleneksel yemeklerinin birçoğunun kökeni Osmanlı İmparatorluğu’na dayanmaktadır. Izgara köfte, kuru fasulye en bilinen yemekleridir.

Türk Çarşısının içerisinde 1913 yılından beri hizmet vermekte olan Destan Restoran’da ızgara köfte, kuru fasulye dahil birçok ev yemeği yiyebilirsiniz. Türk Çarşısının içerisinde birçok farklı restoran da bulabilirsiniz.
Ayrıca Taş Köprü’nün diğer tarafında Vardar Nehri’nin yanında bulunan restoranlarda istediğiniz yiyeceğin tadına bakabilirsiniz. Bu restoranlardan benim özellikle tavsiye edebileceğim bir İtalyan Restoranı olan Attibassi Bologna’dır.

Makedonya Meydanı’nda ve Makedonya Caddesi’nde de birçok cafe ve restoran bulabilirsiniz.
Üsküp’te yemek porsiyonları genellikle oldukça büyük ve yemek fiyatları diğer Avrupa şehirleri ile karşılaştırıldığında oldukça uygundur.

OTOBÜS

OTOBÜS

Keyifli seyahatler…

Barselona

Barselona, İspanya’nın güney doğusunda bulunan Katalonya Özerk Bölgesinin Akdeniz kıyısında bulunan başkenti ve yaklaşık 1,5 milyonluk nüfusu ile İspanya’nın ikinci büyük şehridir. Barselona’da İspanyolca ve Katalanca konuşulmakla beraber İngilizce bilen sayısı da oldukça fazladır.

Birçok kişi için Barselona demek; Antoni Gaudi, FC Barcelona, deniz ve güneş demektir. Bunlarla beraber,  Barselona’nın tanıtımında 1992 Olimpiyatları oldukça önemli bir mihenk taşıdır. Ayrıca Freddie Mercury ve Monserrat Caballe tarafından yorumlanan Barcelona parçası ile bir Woody Allen filmi olan Vicky Christina Barcelona bu şehrin tanıtımına önemli katkı sağlamıştır.

Barselona’ya ne zaman gidilir?

Barselona Akdeniz kıyısında olduğundan ve şehir merkezinde oldukça uzun ve güzel bir kumsalı bulunduğundan Barselona’ya gitmek için en iyi sezon tanımını ikiye ayırmak gerekmektedir. Eğer deniz tatili yapıp yanında şehri de gezmek amacıyla Barselona’ya gidiyorsanız bana göre en iyisi tabi ki yaz aylarıdır… Ancak bu aylarda şehri gezerken dikkat etmeniz gereken sıcak havayı da aklınızda bulundurmanızda fayda vardır. Deniz tatili yapmadan yalnızca şehri gezmek istiyorsanız, havanın nispeten daha serin olduğu ilkbahar ve son bahar aylarını tavsiye ederim.

Barselona havaalanından şehir merkezine ulaşım nasıldır?

Barselona’da iki adet Havaalanı mevcuttur. Bunlar El Prat ve Gironi Havaalanlarıdır. Barselona’nın ana uluslar arası havaalanı El Prat iken, ucuz uçuşlar için kullanılan havaalanı Gironi’dir. Gironi şehir merkezine yaklaşık 80km uzakta iken, El Prat yaklaşık 10 km uzaklıktadır. Türkiye’den THY ve Pegasus tarafından yapılan uçuşlar El Prat Havalimanındadır. Bu nedenle El Prat Havaalanı hakkında bilgi vermek istiyorum.

Öncelikle aklınızda bulundurmanız gereken nokta Barselona havaalanı olan Barselona El Prat’da T1 ve T2 olmak üzere iki adet terminal bulunduğudur. Bu iki terminal arasında ücretsiz ring servisi mevcuttur. Ancak herhangi bir gecikme yaşamamak için uçağınızın kalkacağı terminali öğrenmenizi tavsiye ederim.

 T1 terminali Türkiye’den yapılan THY uçuşlarının da kullandığı terminaldir. Bu terminalin alt kat çıkışında bulunan Aerobusları (Havaalanı otobüsü) kullanarak yaklaşık yarım saat içerisinde Katalonya Meydanına ulaşırsınız. Otobüslerin ücreti 2014 yılı için tek yön 5.90 Euro, gidiş dönüş 10.20Euro’dur. Otobüs için bileti havaalanında otobüsün kalktığı durağın yanındaki makineden kredi kartı ile de alabilirsiniz.

Otobüsler Barselona Havaalanından Katalonya Meydanında giderken;

Önce İspanya Meydanında ardından Gran Via-Urgellde ardından Üniversitat Meydanında durmakta ve Katalonya Meydanında ulaşmaktadır.

Katalonya Meydanından Barselona Havaalanına giderken;

Önce Sepülveda-Urgell’de ardından İspanya Meydanında durup Barselona Havaalanına ulaşmaktadır.

Otobüsler Katalonya Meydanında Barselona Havaalanında sabah 5.00’de başlayıp gece 12.30’a kadar sefer yapmaktadır. Barselona Havaalanından Katalonya Meydanına ise seferler sabah 05.35’de başlayıp gece 01.05’de bitmektedir.

T2 terminali Türkiye’den yapılan Pegasus uçuşlarının da kullandığı terminaldir. Bu terminalden Aerobuslara ek olarak İspanya Meydanı’na her yarım saatte bir tren de bulunmaktadır.

Aerobuslarda bilinmesi gereken nokta A1 isimli Aerobus Barselona Havaalanı T1 Terminaline, A2 isimli otobüs ise Barselona Havaalanı T2 terminaline ulaşmaktadır.

Katalonya Meydanı’ndan El Prat Havaalanı’na taksi ücreti yaklaşık 30 Euro’dur.

 Barselona’da nerede kalınır?

Barselona’ya kısa süreli gezmeye gelen turistler için kalınacak en iyi noktalar bana göre İstanbul’daki İstiklal Caddesi’ne benzeyen Las Ramlas (La Rambla) Caddesi, Katalonya ve İspanya Meydanları,  Garcia Caddesi çevreleridir. Bu noktalarda kalırsanız kısa sürede bütün şehri gezebilir ve yollarda zaman kaybetmemiş olursunuz.

Barselona’da şehir içi ulaşım nasıldır?

Barselona’da şehir içi ulaşım için metro, otobüs ve turist otobüslerini tercih edebilirsiniz. Öncelikle; Barselona’da gelişmiş bir metro sistemi vardır. Kısa süreli kalacaklar için özellikle 10 binişlik kartları (T-10) tavsiye ederim. Bu kartlar yaklaşık 10 Euro olup merkezi bir noktada kalıyorsanız sizin için yeterli olacaktır. Ayrıca bu kartlar birden çok kişi tarafından kullanılabilmektedir.

Tek kullanım kart alırsanız yaklaşık 2 Euro ödemeniz gerekmektedir.

Günlük kartlardan da kullanabilirsiniz. Ancak günlük kartlardan aldığınızda bu kartın kişiye özel olduğunu da unutmayın. Günlük, iki günlük veya dört günlük kart seçenekleri mevcuttur.

Metro girişlerinde hangi hattın geçtiğini ve hangi yöne doğru gittiğini kontrol etmenizde fayda vardır.

Turist otobüslerinin ise fiyatı günlük yaklaşık 20 Euro iki günlük ise 30 Euro’dur.

Barselona’da ne yapılır?

Barselona açıkçası tipik bir Akdeniz şehridir. Güneşin denizin tadı, dünyaca ünlü modern mimar Antoni Gaudi’nin eserleri ile birleşince ortaya gerçekten çok keyifli bir şehir çıkmıştır. Bu nedenle Barselona’yı Barselona yapan en önemli eserleri ortaya koyan Gaudi’nin eserleri ile başlamak istiyorum.

Resim 2: Sagrada Familia

Sagrada Familia

Sagrada Familia: Barselona’nın belki de İspanya’nın en önemli turistik noktası Sagrada Familia’dır. Kutsal Aile Bazili olarak çevrilebilen Sagrada Familia, Gaudi’nin yapımına 1882 yılında başladığı ancak 1926 yılında trafik kazasında ölmesi nedeni ile tamamlayamadığı ünlü eseridir. Sagrada Familia’da inşaat çalışmaları devam etmekte ve Gaudi’nin ölümünün yüzüncü yılı olan 2026 yılında tamamlanması planlanmaktadır. Sagrada Familia bazilikasına gitmeden önce biletinizi internetten almanız uzun bir kuyruk beklemekten kurtulmanızı sağlayacaktır. Önceden rezervasyonlu biletin temel fiyatı yaklaşık 15 Euro olup audio guide gibi ek taleplerinizle ve kulelere çıkmak için alacağınız biletler ile artmaktadır. Bazilikanın internet sitesinde bu biletlerden alabilirsiniz. Sagrada Familia’ya metro ile ulaşım çok kolaydır. Aynı isimli metro durağı ile Sagrada Familia’ya ulaşabilirsiniz.

3_sagrada_familia_i+ği

Sagrada Familia’nın içi

Park Guell: Antoni Gaudi tarafından Guell ailesi için konut sitesi olarak 1900-1914 yılları arasında yapılmış ancak 1923’de halkın kullanımına açılmıştır. Bu park Gaudi’nin birçok eserine ev sahipliği yapmaktadır. Parkın en önemli sembolü ise havuzun üzerindeki ejderdir. Park Guel’e Lesseps yada Vallcarca metro durağında inip 10-15 dakikalık yürüyüş sonunda ulaşabilirsiniz. Ben Vallcarca metro durağında inip Park Guel’e doğru yukarıdan inip, çok az yokuş çıkmanızı öneririm. Bu şekilde Park Guel’e ana kapıdan değil, üst taraftaki diğer kapıdan girersiniz ancak, yorucu bir yokuş çıkmamış olursunuz. Dönerken de Lesseps durağından metroya binebilirsiniz.

Resim 4: Park Guel

Park Guel

Casa Mila (La pedrera): Gracia Bulvarı üzerindeki Casa Mila, Gaudi’nin en önemli eserlerinden bir tanesidir. 1906-1910 yılları arasında yapılmıştır. Diagonal metro istasyonu ile Casa Mila’ya ulaşabilirsiniz. Casa Mila’nın diğer adı da La Pedrera olduğunu belirtmek isterim. Casa Mila’nın içerisine girmek için 2014 yılı ücreti 16.50 Euro’dur. Biletinizi gitmeden önce internetten alabilirsiniz.

Casa Battlo

Aynı şekilde Gracia Bulvarı üzerindeki Casa Battlo Gaudi’nin en önemli eserlerinden bir tanesidir. 1904 yılında Gaudi tarafından tekrar tasarlanmıştır. 2014 yılı giriş ücreti 24.50 Euro olup biletler internetten de alınabilmektedir.

5_casa_battlo

Casa Battlo

Monjuic Tepesi: Barcelona’nın güney batısındaki bu tepede Montjuic Kalesi ve Olimpiyat stadı bulunmaktadır. Bu tepeden eşsiz Barselona Manzarası izleyebilirsiniz.

Bu tepeye üç şekilde çıkabilirsiniz;

Sahilde bulunan Kolomb Heykelinin biraz ilerisindeki teleferik durağından teleferik ile;

Paralel metro istasyonundan füniküler ile tepeye çıkıp buradan Monjuic Kalesine küçük teleferik ile;

İspanya Meydanından otobüs ile bu tepeye çıkabilirsiniz.

Monjuic manzara

Monjuic manzara

İspanya Meydanı: Barselona’da bulunan İspanya Meydanı’ndan birçok noktaya ulaşım bulunmaktadır. Bu meydanda ayrıca Katalonya Sanat Müzesi de bulunmaktadır.

İspanya meydanı

İspanya meydanı

Katalonya Meydanı: Barselona’nın diğer çok önemli meydanı olan Katalonya Meydanı Passaige Gracia ve Las Ramblas Caddelerinin arasındadır. Bu meydandan da birçok noktaya ulaşım imkânı vardır.

Las Ramblas (La Rambla): Barselona’nın belki de en ünlü caddesi Las Ramblas’tır. Katalonya Meydanı’dan Akdeniz’e uzanan bu caddede iki yönlü tek şerit araba trafiği bulunurken yolun ortadaki büyük bölümü yayalara ayrılmıştır. Caddenin Akdeniz’e ulaştığı noktada Kolomb Heykeli bulunmaktadır.  Caddeden aşağıya doğru inerken sağ tarafta ünlü Boqueria pazarı, sol tarafta Barri Gotik semti, birçok cafe ve restoranın bulunduğu Reial Meydanı bulunmaktadır. Las Ramblas üzerinde gezmek keyifli olmasına karşın çok turistik olduğu için yeme içme konusunda Las Ramlas’ı tavsiye etmiyorum.

Las Ramblas

Las Ramblas

Barri Gotic: Las Ramblas’dan Akdeniz’e inerken sol tarafta bulunan mahalledir. 1400’lerde yapılmış Barselona katedrali buradadır. Gotik mimarinin en güzel örneklerindendir.

Kolomb Heykeli: Amerika’yı keşfeden kaşif Kristof Kolomb’un Heykeli Las Ramblas caddesinin sonunda yer almaktadır. 60 metre uzunluğundaki bu heykel 1888 yılında Kolomb’un Amerika’ya ilk seferi adına yaptırılmıştır. Bu heykelde Kolomb sağ eli ile Amerika kıtasını işaret etmektedir.

Kolomb Heykeli

Kolomb Heykeli

Barcelonetta: Barcelonetta Barselona’nın plajıdır. Aynı isimli metro durağı ile ulaşabileceğiniz Barcelonetta’da mevsimine göre denize girebilir, arka tarafındaki restoran ve kafelerde keyifli zaman geçirebilirsiniz.

10_barcelonetta

Barcelonetta

Flemenko: Her ne kadar Flemenko Barselona’nın yerel kültürü olmasa da İspanya’da olduğunuz için Flemenko gösterisi izlemenizi öneririm. Los Tarantos Flemenko gösterisi Las Ramblas’dan Akdeniz’e doğru inerken sol tarafta bulunan Reial Meydanında bulunmaktadır. Kısa ama keyifli bir Flemenko gösterisi için Los Tarantos’u tavsiye ederim. Biletler 10 Euro olup internetten alınabilir.

Boqueria Pazarı: Las Ramblas’tan Akdeniz’e doğru ilerlerken sağ tarafınızda kalan bu pazarda çeşit çeşit meyveler, içecekler, deniz ürünleri ve tapaslar bulabilirsiniz. Bu pazarda gezerken küçük meyve kaplarından ya da çeşit çeşit meyve sularından alabilir böylece birçok farklı lezzetin tadına bakmış olursunuz.

11_boqueria_pazar¦-

Boqueria pazarı

Gracia Bulvarı (Passaig de Gracia): Katalonya Meydanından kuzeydoğu yönünde uzanan Gracia Bulvarı, Casa Mila ve Casa Battlo’yu üzerinde bulundurmaktadır. Bu bulvar da ayrıca birçok ünlü giyim markasının mağazaları ve restoranlar da bulunmaktadır.

Picasso müzesi: Barselona’nın Gaudi ile beraber en önemli sanatçılarından olan Picasso’nun eserlerinin bulunduğu Picasso müzesi sanatseverler için oldukça önemli bir noktadır. Las Ramblas’a oldukça yakın olan müzede birçok Picasso eseri sergilenmektedir.

Camp Nou: Barselona’nın dünyaca ünlü takımı FC Barcelona’nın stadı futbolla ilgileniyorsanız ziyaret edilmesi gereken noktalar arasındadır. Yaklaşık 100.000 seyirci kapasitesi ile Camp Nou dünyanın en büyük stadyumlarından bir tanesidir. Camp Nou Deneyimini (Camp Nou Experience) yaşamak için internetten de bilet alabilirsiniz. Müzenin de dahil olduğu Camp Nou biletinin fiyatı 2014 yılı için 23 Euro’dur. Camp Nou’ya gitmek için Collblanc metro istasyonunu kullanabilirsiniz.

Barselona’da ne kadar kalınır?

Barselona’da şehrin en önemli noktalarını gezmek için 3-4 gün yeterli olur ancak daha uzun kalıp deniz keyfi de yapmanızı tavsiye ederim…

Barselona’da ne yenir?

Bu başlık altındaki en önemli nokta ne yeneceğinden çok yemek saatleridir. Barselona’da yemek saatleri bizden farklıdır. Genellikle öğle yemekleri saat 3’den akşam yemekleri de 9’dan sonra yenilmektedir. Tipik bir Akdeniz kenti olan Barselona’da balık ve deniz ürünleri yemenizi ayrıca Barselona’nın ünlü tapaslarından ve paellasından tatmanızı tavsiye ederim.

Tapas bizdeki mezelere benzeyen bir yemek türüdür. Özellikle deniz ürünü olanları tavsiye ederim. Paela ise ismini pişirildiği kaptan alan bir pilav çeşididir. İçerisinde çeşidine göre et, sebze ya da deniz ürünleri bulunmaktadır.

Barselona’da yapılacak birçok farklı etkinlik olsa da kısa zaman için Barselona’ya geldiyseniz en önemli yapılması gerekenleri kısaca aktarmaya çalıştığım yazımın sonuna geliyorum…

Keyifli seyahatler…

ROMA 2

Roma ile ilgili ikinci şehir yazımın başlangıcında bu yazının tamamlayıcı ve güncelleyici bir yazı olduğunu belirtmek isterim. Roma hakkında daha geniş bilgilere diğer Roma yazımdan ulaşabilirsiniz.

İtalya’ya vize uygulamasında 2014 yılı için önemli bir değişiklik olmamıştır.  Bu konu ile ilgili ilkyazımda geniş bir bilgi paylaşımı yapmıştım.

Roma Havaalanlarından Roma şehir Merkezine Nasıl Ulaşılır?

Roma havaalanlarından şehir merkezine ulaşım için 2014 yılı güncellemelerini bu bölümde paylaşacağım. Öncelikle Roma’da iki adet havaalanı mevcuttur. Fiumicino ( Leonardo da Vinci) ve Ciampino. Türk Hava Yolları ve Pegasus, Roma’nın ana havaalanı olan Fiumicino’ya uçmaktadır.

Fiumicino Havaalanından şehir merkezine tren, taksi ve otobüs ile ulaşım sağlanmaktadır. Leonardo Express isimli tren ile Roma’nın merkezine yaklaşık yarım saatte ulaşabilirsiniz. Tren ücreti 14 Euro olup, biletinizi aldıktan sonra bilet onay makinelerine onaylatmanız gerektiğini özellikle hatırlatmak isterim. Şehir merkezine gitmenin diğer bir yolu ise taksidir. Havaalanından şehir merkezine şehrin resmi taksileri 48 Euro’ya gitmektedir. Bu yolculuk biraz daha uzun sürmekte, trafiğin durumuna göre yaklaşık 40 dakika ile 1 saat arasında şehir merkezine ulaşmaktadır. Havaalanının terminalinden çıktığınızda resmi olmayan taksi şoförleri de sizinle iletişime geçip şehir merkezi için pazarlık yapabilirler. Şehir merkezine gitmek için son alternatif havaalanı otobüsleridir. Yolculuk süresi bir saat olarak aktarılmakla beraber daha uzun sürdüğü birçok kişi tarafından söylenmektedir. Yolculuk ücreti 5-6 Euro’dur. Kısa bir Roma gezisi yapmak için Roma’ya gelecek olan turistlere hem zaman kazanmak hem de rahat seyahat etmek bakımından şehir merkezine gitmek için treni tavsiye ederim.

Roma’daki diğer havaalanı olan Ciampino genellikle charter seferlerinin yapıldığı havaalanıdır. Bu havaalanına tren bulunmamaktadır. Şehir merkezine resmi taksi ile 30 Euro’ya gidilebilmektedir. Ayrıca Ciampino Havaalanından şehir merkezine otobüs hizmeti de mevcuttur.

Roma’da Nerede Kalınır?

Roma’da hem merkez istasyon olan Termini’ye yakın hem de şehrin ilgi çekici noktalarına yakın olan Nazionale Caddesi çevresinde kalmanızı tavsiye ederim. Bu çevrede kaldığınızda neredeyse hiç ulaşım aracı kullanmadan bütün önemli noktaları yürüyerek gezebilir, havaalanı ulaşımı için Termini İstasyonu’na rahatça ulaşabilirsiniz.

Şehrin dışında kalmak da maliyet düşürmek için önemli bir alternatiftir. Özellikle metro duraklarına yakın noktalardaki otellerde kalıp şehir merkezine metro ile ulaşabilirsiniz. Bu konaklamanın en önemli dezavantajları şehri gezerken dinlenmek için otel dönmenin zorlu ve akşam metro saatine uyma gerekliliğidir.

Turist Otobüsü

Turist Otobüsü

Roma’da Restoran Tavsiye

Önceki yazımda çok fazla restoran tavsiyesinde bulunmamış, özellikle özel bir akşam yemeği için restoran bilgisi vermiştim. Bu yazımda Roma’da gezerken yolunuzun üzerinde görürseniz deneyebileceğiniz iki restoran bilgisi vermek istiyorum. Konaklamanızı Nazionale Caddesi civarında yaparsanız akşam yemeğinde pizza yemek isterseniz özellikle Agostino Depretis Caddesi üzerinde bulunan Del Viminale Meydanındaki Strega Restoranı tavsiye ederim. Bana göre Roma’daki en iyi pizza yapan restoranlardan bir tanesi bu restorandır.

Öğle yemekleri için tavsiye edebileceğim bir restoran ise Independenza Meydanına çıkan sokaklardan olan Dei Mille’de bulunan Dino restorandır. Bu restoran oldukça küçük olup tam öğle saatlerinde oldukça kalabalıktır. İçerisi çok iyi dekore edilmiş olmasa da özellikle makarnaları çok lezzetlidir. Lüks bir restorandan ziyade yerel tatları arayanlar için iyi bir seçimdir.

Roma’daki Metro Hatları Nasıldır?

Roma’da iki ana metro hattı bulunmaktadır. Bunlardan Battisini ve Anagnina istasyonları arasında çalışan hat kırmızı, Rebibbia ve Laurentina istasyonları arasında çalışan hat mavidir. Bu iki hat Termini istasyonunda kesişmektedir.

Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri, Vatikan kırmızı hat üzerindeyken, Kolezyum Mavi hat üzerindedir. Kırmızı hattın Trevi çeşmesi için Barberini, İspanyol Merdivenleri için Spagna, Vatikan (San Pietro) için Ottaviano istasyonlarında inmeniz gerekirken, Kolezyum için mavi hattın Colosseo istasyonunda inmeniz gerekmektedir.

Metro sabah 05.30 ile akşam 23.30 arasında çalışmaktadır.

Metrodaki makinelerden alabileceğiniz 100 dakika kullanımı olan biletin fiyatı 1,5 Euro’dur. Biletler için farklı alternatifler de mevcuttur.

Resim2Sanangelokalesi

Roma’da Neler Yapılır?

Bu başlık altında önceki yazımda çok bilgi vermediğim noktaları aktaracağım. Kolezyum, Trevi Çeşmesi, Pantheon, İspanyol Merdivenleri, Capitoline Müzesi, San Angelo Kalesi gibi noktalar konusunda bilgi için önceki Roma yazımı okumanızı öneririm.

resim3_Kolezyum_gece

Öncelikle dünyanın en küçük ülkesi olan Vatikan’dan başlamak istiyorum.

Vatikan’a Gitmek İçin Vize Gerekiyor mu?

Vatikan Roma’nın içerisinde ayrı bir ülke olsa da Vatikan’a gitmek için ayrı bir vize almanız gerekmemektedir.

Vatikan’a Nasıl Gidilir?

Vatikan Roma’nın merkezinde yer almaktadır. Vatikana’a gitmek için Termini’den Battistini istasyonuna giden trene binip bu trenden St. Pietro Meydanı için Ottaviano, Vatikan müzeleri için Cipro istasyonunda inebilirsiniz.

Vatikan Müzeleri

Vatikan Müzesi ya da doğru yazımı ile Vatikan Müzelerini tam olarak gezip eserleri incelemek isterseniz, bunu bir günde yada bir gezide bitirme ihtimaliniz oldukça düşüktür. Ancak genel kültürünüzü arttırmak için gezmeyi düşünüyorsanız bu yaklaşık iki yada üç saat sürecektir.  Ancak Vatikan Müzelerini gezmeyi düşünüyorsanız biletinizi gitmeden önce rezervasyonlu olarak almanızı tavsiye ederim. Bu bilet ile büyük bir sırayı geçip doğrudan müzeyi gezmeye başlayabilirsiniz. Müze giriş ücreti 16 Euro, Kulaklık 7 Euro ve bileti önceden satış hizmeti 4 Euro olmak üzere 27 Euro’luk bir maliyeti olan bu bilet ile Sistine Şapel de dahil olmak üzere Vatikan Müzelerini gezebilirsiniz. Bu bilete alternatif diğer biletler de internet sitesinde bulunmaktadır. Vatikan müzelerinde Mısır uygarlıklarından gelen eserler, Raphael Odaları, Vatikan Bahçeleri ve Papa’nın seçildiği Sistine Şapel en dikkat çekici bölümlerdir. Vatikan müzesini gezmeyi düşünüyorsanız gitmeden önce daha fazla bilgi almanızı öneririm. Ayrıca Vatikan müzelerinin çıkışındaki postaneden istediğiniz kişilere kart da atabilirsiniz.

Vatikan Müzeleri

Vatikan Müzeleri

St. Pietro Baziliği

St. Pietro Baziliği Vatikan’ın çok önemli diğer bir bölümüdür. Bu baziliği gezebilmek için uzun bir sıraya beklemeniz gerekmektedir.

 

 Meçhul Asker Anıtı

Venezia Meydanında bulunan meçhul asker anıtının da bulunduğu askeri müzede tarihte kullanılmış olan İtalyan Bayraklarını görebilirsiniz

Meçhul asker anıtı

Meçhul asker anıtı

Villa Borghese

Del Corso Caddesinin kuzeyinde bulunan Del Popola meydanının yanında bulunan Villa Borghese gerçekten gezilmesi gereken çok büyük bir parktır. Roma’yı gezmekten yorulduğunuzda gidip nefes almak için Villa Borghese’yi kesinlikle tavsiye ederim.

Dört çeşme panorama

Dört çeşme panorama

Keyifli seyahatler…

Via: Cadde

Piazza:Meydan

Doksanların sonu, iki binlerin başında Ankara mekanları…

Bu yazımda doksanların sonu iki binlerin başında Ankara’daki eğlence hayatını elimden geldiğince anlatmak istedim… Özellikle ilk gençlik yılları bu zamanlarda geçmiş olanlarımızın birçoğu bu yazıyı biraz tebessüm biraz da özlemle okuyacağını düşünüyorum.

Yazıda sözü geçen restoranların, cafelerin ve diğer mekânların isimlerini, yerlerini tam olarak hatırlamasam da bu yazıyı okuyanların zihinlerinde bu mekanların ve o mekanlardaki anılarının canlanacağını tahmin ediyorum…

Birçok kişi için sevimsiz, sıkıcı hatta boğucu olan ancak çocukluğu ya da gençliği burada geçmiş kişiler için bir kaledir Ankara. Belki de hatıralar, keyifli anılar bırakmaz bizleri Ankara’da. Ankara’ya dışarıdan gelen bir kişi için bunu anlamak ne kadar zorsa da çocukluğu ve gençliği Ankara’da geçmiş bir kişi için burayı bırakmak o kadar zordur.

Konuyu çok dağıtmadan doksanların sonu iki binlerin başındaki Ankara’daki eğlence hayatına dönelim…

1990’ların ikinci yarısı… Ankuva’nın daha yeni yapıldığı, Galeria’nın ilk yıllarını yaşadığı, Park Caddesinin tamamen tarla olduğu, Panora’nın yerinde milletvekili lojmanlarının bulunduğu zamanlar…

Fiat Uno, Fiat Tipo’nun yaygın olduğu, Opel Vectra GT’nin 150 hp beygir üretmesine hayret edilen, Opel Astra GSI ve Corsa GSI’ın çok şekil olduğu o dönemler…

O dönemlerin en trend caddesi Arjantin Caddesiydi. Şu anda çok popüler olan Filistin Caddesi daha çok butiklerin olduğu alışveriş noktasıyken Arjantin Caddesinin her yerinde cafe ve barlar bulunuyordu. Bestekâr sokakta birkaç restoran ve bar varken şu andaki popülerliğinden oldukça uzaktaydı. Tunalı Hilmi Caddesi ise o zaman da şimdi olduğu gibi o zamanlarda da çok popülerdi.

O halde Arjantin Caddesi’nden hatırlamaya başlarsak;

Doksanların ortalarında, Arjantin’den yukarı doğru çıkarken sağ tarafta çok keyifli ve kaliteli bir cafe restoran olan Daily News vardı. Özellikle hafta sonları ve akşamları masa bulmanın çok zor olduğu mekân ve bahçesinde çok keyifli zaman geçirilirdi.

Daily News’un biraz üst tarafında kekleri ve kahveleri ile ünlü Paul vardı. Paul de Daily News gibi her zaman dolu mekânlardandı. Paul o çevredeki diğer mekânlardan farklı olarak self servis hizmet vermekteydi.

Paul’ün karşısında bulunan Kafe Kahve, o dönemin en trend caddesi olan Arjantin’de lezzetli kahveleri ve keyifli ortamıyla hizmet vermekteydi.

Kafe Kahve’nin hemen yanında şimdi de en kaliteli mekânlardan olan Cafemiz bulunmaktaydı. Ürünlerinin çeşitliliği, kalitesi ve ortamının güzelliği ile hem her gün yeni müşteriler çeken Cafemiz hem de eski müşterilerinin her zaman büyülü ortamına çekmekte, her gün yeni müdavimler kazanmaktadır…

Cafemiz’in biraz üst tarafından çıkılan terasta bulunan Ara Cafe’nin Ankara manzarasına karşın uzun bir ömrü olmadı.

İlk olarak İran Caddesinde açılan ve Kaliforniya mutfağını Ankara’lılarla buluşturan Ivy Restoran garsonları durdurmak için kullanılan Run Stop kartlarıyla gelenlerin ilgisini çekmişti. Daha sonra Arjantin caddesinin üzerine taşınan Ivy’nin buradaki ömrü çok olmamış; bir süre sonra kapanmıştı.

Ankara Koleji Mezunlarının mekanı olarak kurulan Torch da İran Caddesinde hizmet vermeye başlamış ardından derneğin Kızılırmak Sokak’daki merkezine taşınmıştı.

Arjantin’den söz etmişken Budak Sokak da bulunan Budakaltı cafe restorandan bahsetmemek olmaz. Lezzetli yemeklerin yanı sıra kaliteli hizmet ve ortamıyla Budakaltı’nın müdavimleri arasındaki yeri çok farklıdır.

Arjantin caddesini kesen sokaklardan Attar sokakta Xanadu isimli club de o dönem gençlerinin uğrak noktalarının bir tanesiydi. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar ekiplerin eğlendiği mekânın da ömrü çok uzun olmadı.

O çevre bulunan Villa Restoran’ı yazmadan böyle bir yazı yazmanın çok eksik kalacağını düşünüyorum. O dönem Ankara’sının belki de en çok ilk buluşma, evlenme teklifi gibi özel günlerinin yaşandığı Villa Restoran; yemekleri ve ambiyansı ile birçok kişinin en özel anlarına ev sahipliği yapmışdı.

Arjantin caddesinden Villa Restoran’a giderken sağ tarafta bulunan Çengel Bar da o döneme damga vuran mekânlardandır.

 Q-ba restoran bar yine Gaziosmanpaşa’da hep aynı tarzını korumuş şık bir mekân olarak halen hizmet vermektedir.

Qba gibi Zeki Bar da uzun yıllardır aynı kalitede hizmet vermektedir.

Gazi Osman Paşa’daki çok farklı ve kaliteli bir mekân ise Galeri Sera idi. Kapısından girdiğiniz anda adeta şehir merkezinden çıkıp çok güzel bir ortama girdiğiniz hissini veren bir ortamdı. Yemekler çok lezzetli ve hizmeti çok kaliteliydi.

Esat’da bulunan Sebahattin Baba’nın yeri doksanların sonlarında mekânını değiştirerek Köroğlu caddesine taşınmıştı. Bu mekân Ankara’da fasıl ortamının en güzel olduğu mekânlardan bir tanesiydi. Ayrıca Ankara Kalesindeki mekânlar da fasıl için şimdi olduğu gibi o zaman da güzel alternatifler sunmaktaydı.

Yine Köroğlu caddesinde London Pub, Club 13 ve Cult isimli mekânlar o dönemlerde özellikle ilk gençlik yıllarını yaşayanların uğrak noktasıydı.

Filistin üzerindeki Trends and Friends ise 2000’li yılların başlarında Ankara’nın önemli clublarından bir tanesiydi.

Gazi Osman Paşa’daki belki de en ünlü mekân Section’dı. O dönemin en bilinen mekânı olan Section Nene Hatun Caddesi üzerindeydi. Ankara’ya göre uzun bir süre hizmet veren Section zaman değiştikçe popülerliğini kaybetti ve kaplılarını Ankara’lılara kapattı.

Section’ın hemen karşısında Mona Lisa isimli restoran hem özel günlerdeki kutlamalar hem de keyifli akşam yemekleri için oldukça iyi bir alternatifti.

Bana göre Ankara gece hayatının en önemli mekânı olan Salata o dönemin de en önemli mekânlarından bir tanesiydi. Ankara’da açılan cafe restoran ve barların genellikle kısa ömürlü olduğunu düşünürsek yıllara meydan okuyan Salata’nın o dönemlere damga vurması çok önemlidir. Türkçe canlı müzik yapılan Salata, o dönemlerde Ankara’nın en eğlenceli mekânlarından bir tanesiydi. Resit Galip’de bulunan Salata’ya ek olarak Nene-Hatun Caddesinde de bir tane, Mesa Koru’da da bir tane açıldıysa da ilk Salata her zaman çok popülerdi.

Tunalı Hilmi Caddesine geldiğimizde ise Sixties önemli rock barlardan bir tanesiydi. Bir iş hanının içinde bulunan sixties hem o döneme ait güzel müzik çalan hem de kaliteli hizmeti ile müdavimleri olan bir mekândı.

Ankara’da restoran söz konusu olduğunda şu an olduğu gibi o zaman da Tadım Pizza ilk akla gelen noktalardan bir tanesiydi. Ertuğ Pasajı’nda bulunan Tadım Pizza, lezzetli pizzaları geniş yiyecek ve içecek menüsü ile herkesin buluşma noktasıydı.

Bu yazıyı yazarken Kıtır Piliç’i de atlamamak gerekir diye düşünüyorum. Kuğulu Pak’ın hemen yanındaki mekân, o zamanlarda da şimdi olduğu gibi oldukça popüler bir mekândı.

Tunalı’da cadde üzerinde bulunan Cafe des Cafe şu anda da o zaman olduğu gibi müşterilerine çok lezzetli tatlı ve kahve seçenekleri sunmaktadır.

O dönem Bestekar Sokak şimdi olduğu kadar çok mekana ev sahipliği yapmıyordu. Bestekar sokakta bulunan mekanlar çok daha sakindi. Yine de Bestekar’da bulunan bu mekanlar o zamanlarda da keyifliydi.

Bestekâr sokağın en tren mekânı Irish-Inn olan clubdı. İyi müzik çalan mekân o dönem için bir süre gençlerin uğrak noktası olmuştu.

Ayrıca şu anda da açık bulunan Hayyami restoran bar o dönemlerin gözde mekânlarındandı.

Bestekâr sokakta 1996’da Sherwood isimli pub da vardı. Uzun dönem varlığını sürdüremese de o yıllar için güzel bir ortam sunuyordu.

2000’lerin başında Tunus Caddesi’nde bulunan Highland isimli mekân üst katta pub alt katta club olarak hizmet vermekteydi. Tunus caddesinde bu mekânın dışında bir çok farklı mekan da bulunmaktaydı.

Tunalı’dan biraz daha yukarıya Atakule’ye çıktığımızda Ankara’da açılmış en önemli zincir restoranlardan biri olan TGI FRIDAY’s karşımıza çıkardı. Dünyanın ünlü zincir restoranı Ankara’da yanlış hatırlamıyorsam 1996 yılında açıldıysa da uzun süre varlığını sürdürememişti.

Atakule konusu geçince o dönemin en önemli eğlence mekânlarından Tutties’den bahsetmeden olmaz. Tutties uzun süre varlığını sürdürse de trendin değişmesi ile Ankara gece hayatından kopmuştur.

Atakule civarında bulunan Cafe des Paris de Ankaralılara çok kaliteli hizmet veren bir mekândı.

Ayrıca Atakule’den aşağıya inerken Hoşdere Caddesinde bulunan ve gece gezmelerinden sonra uğranılan Beykoz ve karşısındaki Aşiyan Ankara’nın en ünlü çorbacılarındandı.

Beykoz Restoran’ın diğer bir şubesi de Gölbaşında halen hizmet vermektedir. Gölbaşında bulunan Belçikalının Yeri de şehrin atmosferinden kaçmak isteyenler için güzel bir ortam sunmaktaydı.

İncek’in bu kadar popüler olmadığı o zamanlarda Ahlatlıbel’de bulunan Devran Restoran, müşterileri için geniş bir menü ile keyifli bir akşam yemeği alternatifiydi.

Oran’a doğru gelindiğinde; Club So isimli mekân 1996-1997’lerde en bilinen eğlence mekânıydı. O dönemin gençlerinin akşam eğlenceleri için çok rağbet ettikleri mekân yanlış hatırlamıyorsam 1998’e kadar varlığını sürdürdü.

Oran’dan bahsetmişken New Castle’ı atlamak olmaz. Ankara’nın en iyi publarından olan New Castle, geniş menü seçeneği ve kaliteli ortamı ile uzun zamandan beri Ankaralılara hizmet vermektedir.

Ankara’nın belki de en önemli mekânlarından bir tanesi dünyaca ünlü diğer bir zincir mekân olan Hard Rock Cafe’dir. Bu mekân Türkiye’de ilk olarak Ankara’da açılmış olsa da ne yazık ki varlığını uzun süre sürdürememiştir.

1996’da Ankara’da popüler olmaya başlayan bir bölge de güvenlik caddesiydi. Özellikle North Shield’s Pub’ın açılması ile Güvenlik Caddesinin ara sokaklarında park yeri bulmak imkânsız hale gelmişti. Gece gezen ekiplerin özellikle Cuma akşamı uğrak yeri olan North Shield’s diğer bir şubesini de Eskişehir Yolundaki Mesa Koruya açmıştı.

North Shileld’s Pub’ın hemen aşağısında ismini yanlış hatırlamıyorsam Sherwood isimli mekân bulunuyordu. İyi müzikler çaldığından o dönemki genç ekiplerin genellikle gece eğlencelerine devam ettikleri mekân burasıydı.

Ankara’da yazlık mekân olarak ilk mekan herhalde Mayday’di. İlk olarak Beştepe’deki Gençlerbirliği tesislerinde açılan mekan yaz aylarında özellikle hafta sonları gündüzleri havuz akşamları ise cafe restoran olarak hizmet vermekteydi. Ancak daha sonra Mayday Bilkent’e taşındı ve Beştepe’deki mekan Avenue olarak hizmet vermeye başladı.

Bilkent denilince o dönemlerden ilk akla gelen mekân hiç kuşkusuz Pulse 8’dir. O dönemki ekipler arasında oldukça popüler olan Pulse, underground mekanların Ankara’daki ilk örneklerinden bir tanesiydi. Birçok farklı tarzda insanın uğrak yeri olan Pulse’nın önünde hafta sonlarında soğuk kış gecelerinde t-shirt ile sıra bekleyen gençleri görmek hiç de şaşırtıcı bir durum değildi.

Ankara’daki underground clublerden söz etmişken X-S’den de bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Ziya Gökalp caddesinde bulunan bu mekan da Ankara’nın ilk underground clublerinden bir tanesiydi. Çok uzun süre çalışmasa da Ankaralı gençleri yeni bir tarzla tanıştırması ile Ankara gece hayatında önemli bir yere sahip olmuştu.

Underground konusunda Ankara’nın diğer önemli mekanları ise Öveçlerdeki Faces,  Konya Yolundaki Twenty ve Cage isimli mekanlardı. Bu mekanlar özellikle Pulse 8’in kapanmasından sonra açılmış ve Ankara’nın underground club ortamındaki boşluğunu doldurmuştu.

Konya Yolundan söz edince, Kurt Tesislerinden ve içindeki T-shirt clubdan söz etmek gerekir. Açık havuzunun yaz aylarında hep dolu olduğu Kurt Tesisleri akşamları da T-Shirt ile hizmet vermekteydi.

Çevre sokak ve Farabi sokakda şimdi olduğu gibi eskiden de birçok mekân bulunmaktaydı. Manhattan o zamanlarda da şimdi olduğu gibi dolu ve kendi müdavimleri olan bir mekândı. Manhattan’dan başka Barba, Grafitti ve Zaguda isimli mekânlar da bu sokakta iz bırakmış mekânlardı. Ayrıca New Castle önceden olduğu gibi şimdi de hizmet vermektedir.

Farabi sokakta Complex olarak açılan mekân ayrı loungeları ile farklı tür müzik isteyenlere hizmet vermekteydi. Bu mekânın adı zaman içerisinde Cashmere olarak değişmişti.

Yazıda da gördüğünüz üzere birçok mekânı unutmuş, isimlerini ya da yerlerini yanlış yazmış olabilirim. Ama gençlik yılları Ankara’da geçmiş ve biraz da gezme imkânı bulmuş okuyucular bu yazıda o günlere ait anılarını bulabilir ve o günleri biraz tebessüm biraz da hüzünle hatırlar düşüncesi ile bu yazıyı kaleme aldım.

Gençlik yılları insanlarda belki de en fazla anı bırakan dönemlerdir. Bu yıllarını Ankara’da geçiren kişiler Ankara’yı ayrı bir sever ve bağlanırlar. Denizi olmasa da Ankara’yı sevmek için denize gerek yoktur, anılar ve dostluklar Ankara’yı sevmek için yeter de artar bile…

Lüksemburg 2

Lüksemburg Gezi Rehberi

Genel olarak Lüksemburg konusunda sorular geldiği ve Lüksemburg konusunda Türkçe çok kaynak olmadığı için ilk yazdığımdan daha geniş bir Lüksemburg Rehberi yazmanın daha uygun olacağını düşündüm. Bu rehberde ilk rehbere bulunan bilgilere yer verip tekrara düşmemeye çalışarak daha geniş bir gezi rehberi vermeye çalışacağım.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Lüksemburg’a Nasıl Gidilir?

Lüksemburg’un havayolu şirketinin adı Lux-Air’dır. Ancak yaz aylarında Antalya’ya yaptıkları uçuşların haricinde ülkemize direkt uçuşları bulunmamaktadır. Bununla beraber Türk Hava Yolları’nın da Lüksemburg’a direkt uçuşu bulunmamaktadır. Ülkemizden Lufthansa ile Münih aktarmalı olarak yada Avusturya Havayolları yada Alitalia ile aktarmalı olarak Lüksemburg’a ulaşabilirsiniz. Bununla beraber Türk Hava Yolları ya da Pegasus ile Brüksel’e uçup Brüksel’den 3 saatlik tren yolculuğu ile Lüksemburg’a ulaşabilirsiniz.

Ayrıca özellikle ucuz uçuşlar için kullanılan Almanya Frankfurt’da bulunan Hahn havaalanından da Lüksemburg’a shuttle otobüsleri ile ulaşabilirsiniz. Flibco firmasına ait otobüsler ile Lüksemburg garına Hahn Havaalanından ulaşabilirsiniz. Flibco şirketinin internet sitesi http://www.flibco.com/’ dur. Özellikle biletleri uçuştan önce internet sitesinden alırsanız, çok uygun rakamlara shuttle bileti bulabilirsiniz. Hahn havaalanına ise Avrupa’nın birçok noktasından Ryan Air gibi ucuz uçuşlar ile ulaşabilirsiniz. Bu uçuşlar için biletinizi de önceden almanızı tavsiye ederim.

Avrupa’dan Lüksemburg’a tren ya da otobüs ile de rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Avrupa’nın birçok kentinden Lüksemburg’a tren seferleri bulunmaktadır. Tren seferlerini öğrenmek için Lüksemburg’un ulusal tren şirketi CFL’yi incelemenizi öneririm. CFL’nin internet sitesi http://www.cfl.lu’ dur.

Lüksemburg’da Havaalanından Şehir Merkezine Nasıl Ulaşılır?

Lüksemburg’da havaalanından şehir merkezine ulaşmanın en kolay yolu otobüstür. 9 ve 16 numaralı otobüslerle şehir merkezi olan Hamilus Meydanına ve tren garına ulaşabilirsiniz.

Lüksemburg’da Şehir içi Ulaşım Nasıldır?

Lüksemburg’un şehir merkezini yürüyerek gezebilirsiniz. Eğer bisiklete binmeyi seviyorsanız bisiklet kirama noktaları da bulunmaktadır.

Lüksemburg küçük bir şehir olsa da taşıt aracı kullanmanız gerekebilir. Lüksemburg’da şehir içi ulaşım büyük ölçüde otobüsler ile sağlanmaktadır. Otobüs bileti 1,5 Euro’dur. Ayrıca çoklu biletleri gardan temin edebilirsiniz. Biletinizi otobüse bindikten sonra aktif hale getirmeniz gerekmektedir. 10’luk bilet ücreti 12 Euro’dur. Ayrıca günlük biletler de bulunmaktadır. Günlük biletlerin ücreti ise 4 Euro’dur. Lüksemburg toplu taşıma ile en önemli nokta dakikliktir. Trafiğin yoğun olduğu zamanlarda bile zamanlamaları oldukça iyidir.

Eğer Lüksemburg’a araba ile gittiyseniz otobüs şeritlerine dikkat etmenizi tavsiye ederim.

Lüksemburg’da Nerede Kalınır?

Lüksemburg’da konaklama için oldukça fazla seçenek mevcuttur. Otel seçiminiz bütçeniz ile ilgili olsa da konum açısında Hamilus’a ya da gara yakın bir otelde kalmanızı öneririm. Hamilus’a yakın bir noktada kalırsanız. Şehrin birçok noktasına yürüyerek gidebilirsiniz. Gara yakın bir noktada kalırsanız gara yakın olmanız nedeni ile çevre gezileri için trenlere çok daha kolay ulaşabilirsiniz. Diğer birçok Avrupa kentinde olduğu gibi gar bölgesi akşamları çok keyifli olmasa da herhangi bir sorunla karşılaşacağınızı zannetmiyorum. Ayrıca gar çevresinden Hamilus’a yürüyerek de ulaşabilirsiniz.

Grunda İniş

Grunda İniş

Lüksemburg’a Ne Zaman Gidilir?

Lüksemburg’un Ulusal Günü olan 23 Haziran ve önceki günü Lüksemburg’da oldukça görkemli kutlamalar ve eğlenceler yapılmaktadır. Bu tarihte Lüksemburg’da olmak oldukça keyiflidir. Lüksemburg’u gezmek için bana göre en uygun mevsim yazdır. Yağış oranının göreceli olarak düşük olduğu yaz aylarında Lüksemburg’u rahat rahat gezebilirsiniz.

Lüksemburg’da Ne Yenir?

Lüksemburg’da özellikle Hamilus çevresinde ve Paris meydanında birçok farklı restoran bulabilirsiniz. Fransız, İtalyan, Çin, Japon ve Meksika yemeklerini bulabileceğiniz bu restoranlarla birlikte maliyeti düşürebilmek için Mc Donald’s restoranlarına Hamilus meydanında ve Gar Caddesinde ulaşabilirsiniz.

Lüksemburg’da Ne Yapılır?

Lüksemburg oldukça küçük bir şehir olmakla beraber gezilecek birçok yer vardır.

Hamilus: Şehrin merkezi olarak Hamilus Meydanı değerlendirilebilir. Otobüslerin merkez istasyonu olarak Hamilus düşünülebilir. Şehrin en önemli mağazalarının yer aldığı cadde olan Grand Rue bu meydanının yakınında bulunmaktadır.

Altın Kız Heykeli: Hamilus meydanının yakınındaki Notre Dome Katedralinin yanında bulunan Altın Kız Heykeli, savaşta hayatlarını kaybeden Lüksemburg askerleri için yapılmıştır. Altın kız anıtının altında savaşta düşen bir asker ile silah arkadaşının figürü bulunmaktadır.

3_Alt¦-nk¦-z

Notre-Dome Katedrali: Lüksemburg’da bulunan tek katedral olan Notre Dome katedrali Hamilus’a oldukça yakındır. Notre Dome Katolik katedralidir.

Adolphe Köprüsü: Adolphe Köprüsü tasarımı ile Lüksemburg’un simgelerinden bir tanesi olmuştur. Gardan Hamilus’a giderken kullanacağınız Hamilus Köprüsü, Dük Adolphe adına inşa edilmiştir. Köprünün üzerinde fotoğraf çekebilmek için özel alanlar inşa edilmiştir.

Adolphe Köprüsü

Adolphe Köprüsü

Grund: Lüksemburg’un belki de en önemli özelliği iki katlı bir şehir olmasıdır. Şehrin alt kısmı olan Grund’a, Hamilus Meydanı’ndan 10 dakika yürüyerek ulaşılan asansör ile yada vadi kenarlarındaki yollar kullanılarak yürüyerek inilebilir. Grund’da bulunan Alzette çayının çevresinde bulunan cafe ve restoranlar özellikle bahar ve yaz aylarında oldukça yoğundur.

Grund

Grund

Parklar: Lüksemburg parklar açısından oldukça zengin bir şehirdir. Vadide bulunan parkların yanı sıra şehrin merkezinde de büyük parklar bulunmaktadır. Özellikle bahar ve yaz aylarında parklar oldukça keyiflidir.

6_Park

Surlar(Kazamatlar): Unesco mirasında bulunan Lüksemburg’daki tarihi surlara Grund’dan ulaşabilirsiniz. Alzette nehri boyunca yürürseniz surlara ulaşırsınız. Yıllarca askeri amaçla kullanılan surlar şu an turistler için önemli bir noktadır.

Tarih Müzesi: Şehrin merkezinde tarih müzesi bulunmaktadır.

Dükün Sarayı: Şehir merkezinde bulunan Dükün sarayı, dükün şehre geldiğinde ikamet ettiği konutudur.

Büyük Düşes Charlotte Heykeli: Ülkeyi  1919-1964 yılları arasında yöneten Düşes Charlotte için yapılan bronz heykel Hamilus’tan Grunda giderken geçeceğiniz meydanda bulunmaktadır.

Viktor Hugo’nun Evi: Şehrin Limpersberg bölümünde Viktor Hugo’nun bir süre konakladığı ev bulunmaktadır.

Avrupa Birliği Kurumları: Lüksemburg Avrupa Birliği’nin önemli şehirlerinden biridir. Avrupa Birliği kurumlarının bulunduğu Kirchberg platosuna 18 numaralı otobüs ile ulaşabilirsiniz.

Hop on-hop off otobüs: Lüksemburg’da kışın 30 dakikada yazın 20 dakikada bir hareket eden şehri rahatça gezmenizi sağlayan turist otobüsleri bulunmaktadır. Yetişkin ücreti 14 Euro, çocuk ücreti 7 Euro’dur.

Yürüyerek Şehir Turu: Lüksemburg’da yürüyerek şehir gezme turu da mevcuttur. Geniş bilgiye Lüksemburg Turist Ofisinden ve web sitesinden ulaşılabilir. Bu turlar yaklaşık 2 saat sürer ve ücreti 9 Euro’dur.

Merkez Bankası

Merkez Bankası

Eğlence: Lüksemburg’da gece hayatının en yoğun olduğu yerler Hamilus çevresi, Grund, Clausen ve Hollerich caddesidir. Cuma ve cumartesi geceleri saat 03.00’a kadar gece otobüsü bulunmaktadır.

Lüksemburg’da İletişim Nasıl Sağlanır?

Lüksemburg’da hemen aktif hale gelen telefon kartları bulunmaktadır. Bu kartlardan alıp telefonunuzda hemen aktif hale getirebilirsiniz. Telefon kulübeleri ya da gar çevresinde telefon açıp internete girebileceğiniz çeşitli dükkânlar bulunmaktadır.

Lüksemburg Kart:

Lüksemburg kart alırsanız şehir içi ulaşıma ücret ödemezsiniz. Bununla birlikte turistik atraksiyonların olduğu bir harita elde edersiniz. Ayrıca birçok müzeye de ücretsiz girersiniz.

Lüksemburg kartı fiyatları ise tek kişilik günlük 11 Euro, iki günlük 19 Euro, üç günlük 27 Euro’dur. Aile kartları ise 2-5 kişiliktir ve günlük 28 Euro, iki günlük 48 Euro, üç günlük 68 Euro’dur.

Lüksemburg’dan Yakın Çevreye Nasıl Gidilir?

Lüksemburg Avrupa’nın merkezinde bulunmaktadır. Çevresinde birçok büyük şehir bulunmaktadır. Lüksemburg’dan Paris’e hızlı trenle iki saatte, Lüksemburg’dan Brüksel’e trenle üç saatte, Lüksemburg’dan Amsterdam’a trenle Brüksel’de tren değiştirerek altı saatte, Lüksemburg’dan Strassburg’a trenle üç saatte, Lüksemburg’dan Metz’e trenle bir saatte, Lüksemburg’dan Trier’e trenle bir saatte ulaşabilirsiniz.

Foto_8:Schengen

Bununla beraber Lüksemburg ülke sınırları içinde Mozel Nehrinin bir bölümü bulunmaktadır. Mozel kenarında özellikle Remich, Schengen şehirleri oldukça keyiflidir. Bu kentlerle beraber Vianden kentinde oldukça görkemli bir şato vardır. Esch Sur Sure kentinde de görkemli bir kale bulunmaktadır.

9_Vianden

Eğer Avrupa turu yapıyorsanız, Lüksemburg’a kısa bir süreliğine bile olsa uğramanızı tavsiye ederim…

Etiketler: Lüksemburg Gezi Rehberi, Lüksemburg Seyahat Yazısı, Lüksemburg’a nasıl gidilir? Lüksemburg’da nerede kalınır? Lüksemburg’da ne yapılır? Lüksemburg Çevresi